Sırr-ı İnnâ A’taynâ Risâlesi

 37,959 total views,  17 views today

SIRR-I İNNÂ A’TAYNÂ – BİRİNCİ KISIM
Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmı’nın Dördüncü Remz’i

(Mahremdir)
 

Ma’lûm büyüğe karşı birden hiddete geldi, def’aten bu yazıldı:
Ey mülhidler, münâfıklar ve ahmaklar, cesedimi paramparça etseniz de Hakkı söylemekten vazgeçmeyeceğim. Mümkün olsa Garb’dan, Şark’a duyuracağım. Hepsine sesleniyorum:

Bu Kur’ân Hakktır, bu Furkân Sıdktır (doğrudur, doğruluktur), Allah’ın kelâmı Hakktır, bunda hiçbir şüphe yoktur. Allah’ın Resûlü Muhammed Hakktır, hiçbir şüphe yoktur. Ve Allah’ın vahyi olan Şeriatı, adâlet üzeredir, onda zulüm yoktur.

Ey dinsiz mülhidler, arşı titretecek kadar dine zulmettiniz. Bir vakte kadar bekleyiniz. Kesinlike kahır ve şiddetle, acımasızca öleceksiniz.

Yer ve göğün sâhibi olan Allah, sizleri perçemlerinizden tutarak, ağlama ve eyvahlarınız içinde Cehenneme atacaktır. Orada dâimi olarak zakkum yiyecek ve Cehennem ehlinin vücûdundan çıkan irinlerle sulanacaksınız (içirileceksiniz). Azâbınız ebedîdir.

Siz bizi mürteci (gerici) olarak adlandırdınız, biz de sizi mürtedler olarak adlandırıyoruz. Kâfirlerin en habisi, vahşîlerin en vahşîsi. Elif ve bâ-yı nefy ile iki Deccâl isminizde Süfyândır. Zındıkanın reisi; zâlimlerin en zâliminden, Yahûdilerin en habisinden, eşeklerin en eşeğindendir.


Orjinal Arapçası

 

Bir Sırr-ı İnnâ A’taynâ
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

Sûal: Ey Üstâd! Sen Arabî fıkranda zındık komitesinin bir reîsine demişsin:

بِاُلِفٍ وَ بَاءِ نَفْىٍ فِى اِسْمِكَ دَجَّالَيْنِ سُفْيَانِىٍ

Hem demişsin: “Sûre-i İnnâ A’taynâ’daki şimdiki münâfıklara işâret var.” İzâhını isteriz.

Elcevâb: Bir zamân işittim ki; âhir zamân Deccâlinden evvel ona benzer küçük mikyâsta müteaddid küçük Deccâller gelir ve bir kısmı geçmiş.

Dedim: öyle ise herhâlde Şeriât-ı Ahmediyye’nin ve şeâir-i İslâmiyye’nin tahrîbine çalışan Mason komite reîslerinden ve hiçbir cihette müstehak olmadığı Mustafa Kemâl ismiyle ma’lûm olan şahs­ı menhûs, o Deccâllerden birisidir. Bidâyet-i Cumhûriyet’te kalbim öyle hükmetti.

Bir emâre aradım. O zamân kalbime geldi ki: Hesâb-ı ebcedî ilm-i cifirde ve çok ulûmda mu’teber olduğundan onunla bakayım dedim, hesâb ettim.

Mustafa Kemâl ismine سُفْيَانِى دَجَّالاَنِ iki fark ile tevâfuk ediyor. Baktım ki, Mustafa Kemâl ismine lâyık olmadığı için, mim’in arkasında nefye alâmet bir elif gelmeli.(Hâşiye 1)   Mâdem kemâlsizdir. Alâmet-i nefy, ك ‘ten evvel bir “ب” zikredilmeli. O vakit elif “yâ” ya kalbolur. ما اصطفى بكمال tam tamına سُفْيَانِى دَجَّالَيْنِ isimlerine tevâfuk etmekle berâber, ef’âliyle aynı Deccâl ve Süfyân’ın ef’âline muvâfakatı gösteriyor ki; kezzâb Deccâllerden birisidir.

Bir zaman sonra Kur’ân’dan bu mes’eleye dâir istifsâr ettim. Sûre-i İnnâ A’taynâ bana dedi ki:شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ cümlesi o zındık komitesinin üç reîslerini gösteriyor ve en büyük düşman-ı Muhammedî (aleyhissalâtu vesselâm) olan gâzi herif tek başıyla شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ dir.

Mâdem üç sûretle bir sırr-ı tevâfuk dinsizcesine amellerine tevâfuk ediyor. O tevâfuk ittifâkî değil, belki bir işâret-i Kur’âniyye’dir. Ehl-i Kur’ân’ı teyakkuza da’vet eder. Şöyle ki:

Üç tevâfuktan birisi: شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ hurufâtı 1017 adediyle gâzi harflerinin ebcedî adedi olan 1017’ye tevâfukla gösteriyor ki, bu gâzi herif شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ ‘dir.2  (Hâşiye 2) O tehdîd-i Kur’âniyye’nin işâreti altındadır. Çünki ش üçyüz, ت dörtyüz, ر ikiyüz, mecmûu dokuzyüz, شَانِئَكَ ‘deki ن elli, ك , el-ebterdeki ل ile berâber elli, mecmûu yüz. Oldu bin. هُوَ onbir, شَانِئَكَ ‘deki hemze ile elif berâber onüç oldu. اَلْاَبْتَرُ ‘deki iki hemze ile berâber, oldu onbeş. ب iki, oldu onyedi. Demek شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ bin onyedi adedini gösteriyor. Gâzi غ bin, ز yedi, ى on, 1017. Elif, Mustafa’ya verilmiş. Bu şahsın fiilleri شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ ma’nâsını göstermekle tevâfuk ediyor.

Bu meşhûr ünvâniyle o iki kelimenin adedine tevâfuku tesâdüfî olmadığı gibi, ما اصطفى بكمال (Hâşiye 3) İsmet, Fevzi nâmındaki Mason reîslerinin isimleri aynen o adede tevâfuk etmekle ve ef’âliyle o iki kelimenin ma’nâsına tevâfuku elbette tesâdüfî değildir.

Evet, İsmet lâfzı 600. Çünkü ت dörtyüz, ع yetmiş, ص doksan, م kırk, oldu 600. Fevzi فseksen, ى on, و ve ز onüç; İsmet ile berâber 703.

ما اصطفى بكمال ise ص doksan, ف seksen, م kırk, ط dokuz, iki elif ile berâber oldu 221, ل otuz, كyirmi, م kırk, بِكَمَالِ üstündeki bâ-i nefy 2, بِكَمَالِ deki elif 1, mecmûu 93. 221 ile berâber oldu 314. Fevzi ile İsmet’in mecmû’-ı adedi 703 zammıyla 1017 adediyle شَانِئَكَ هو الْابْتَرُ adedine tevâfuku ittifâkî olmadığına, bu üç herifin adâvet-i Arabiye ve Muhammediye’de gösterdikleri ef’âl gösteriyor. (Hâşiye 4)

(Hâşiye 5) دَجَّالاَنِ سُفْيَانِى Ebcedi, bir elifi bine kalbetmek cihetiyle 1314 olmakla ما اسطفى بكمال üçyüz ondört adedine tevâfuku gösteriyor ki; bu ismin müsemmâsında ve komitesinde iki küçük Deccâl, bir Süfyân rûhu var. Şöyle ki, Süfyânî lâfzı س altmış, ف seksen, üç ى otuz, ن elli, bir “elif” bir, mecmûu 221. Aynen ما اسطفى ‘ya 221’de tevâfuk ediyor. دَجَّالاَنِ: د dört, şeddeli جaltı, ل otuz, ن elli, بِسُفْيَانِى üstündeki ب iki, elif bir, çünki diğer elif bin olmuş, mecmûu doksanüç. İkiyüzyirmibir ile berâber 314 ediyor. Bir elif farkı var. (Hâşiye 6)

ما اسطفى daki elif-i nefy geldiği vaki ve اسطفى ‘daki hemze-yi aslî tezâhür ile اسطفى ‘daki elif “yâ” ya inkılâb etmesiyle tam tamına tevâfuk ediyor. Mâdem elif-i nefy gelmekle ما اسطفى fiil-i meçhûl sîgâsı oluyor. Fa’daki elif “yâ” ya inkılâb eder, ى on olur, o hâlde ما اسطفى بكمالüçyüzyirmidört eder, سُفْيَانىِ بِدَجَّلَيْنِ dahî aynen 324 eder ve elif ilm-i sarfça elfün okunduğu kâideye binâen bin olmakla, 1324’te mason komitesinin şerîat-ı Ahmediye’yi tahrîb niyetiyle hürriyet perdesi altında hilâfet-i İslâmiyeye saldırması târihine tevâfuku ve şimdi o komitenin başına geçen bu herif adâvet-i Arabiye’ye harekâtını binâ edip, Şerîat-ı İslâmiye’nin şeâirinin tahrîbine harekâtıyla tevâfuk etmesi elbette gösteriyor ki, شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ bunlara dahî kasden işâret ediyor.

Evet mâdem, 8 اِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَرْثَرَ kelimesi Altıncı Remiz’de isbat edildiği gibi İstanbul’un hem muhâsarasını, hem fethini işâretle müjde veriyor. Ve mâdem 9 فَصَلِّ لِرَبِّكَ makâm-ı ebcedîsi olan 484 adedi işâretiyle o muhteşem merkez-i hilâfette 484 sene salât-ı kübra-yı İslâmiyet imâm-ı müslimîn arkasında kılınmasına işârî müjde veriyor. Elbette o müddetin bitmesi olan 1341 târihinde, Mason komitesinin hilâfet-i İslâmiyeyi ref’ ile dinsizliğin esâsını kabûl etmek demek olan dinsizlik ma’nâsındaki lâik cumhûriyet târihine tam tamına tevâfuk etmekle شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ elbette onları remzen işâret ettiğini ve o cümlenin altında Ebû Cehil ve Ebû Leheb ve Ümeyye İbn-i Halef gibi dâhil olduğunu te’yîd eder, belki gösterir. Evet, bu yeni münâfık zındıkların o âyette kasden dâhil olduğuna mezkûr beş kavî emâre ittifak ediyor, beş emâre bize delâlet-i kat’iye hükmünde kanâat veriyor.

Bu sırr-ı gaybî, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın ihbâr-ı gayb nev’indeki i’câz-ı Kur’ânînin lemaâtındandır. Kur’ân’ın bir nükte-i i’câziyesi için yazdım. Yoksa bu heriflerin bahsi ile vaktimi zâyi’ etmezdim.

Sâbık mes’elenin hulâsasını îzâh ile gösteren bir hâşiye:

Ma’lûmdur ki; zayıf emâreler bir mes’elede ictimâ’ etse bir delîl-i kat’î hükmüne geçer. Ve üç-dört adam ayrı ayrı yoldan gelip aynı hâdiseyi söyleseler, tevâtür derecesinde yüz adamın ihbârı kadar o hâdisenin kat’î olduğunu gösterir. İşte bizim bu mes’elemizde ayrı ayrı yolda, her biri başka vecihte aynı hakîkati gösterdiğinden, elbette şu sûre, o hakîkati kasden işâret edip gösterdiğini şübhesiz kabûl etmek lâzım gelir.

Birinci Vecih: İstanbul fethinden sonra 484 sene kadar hilâfet-i İslâmiye o şehirde bâki kalıp salât-ı kübrânın bir câmii hükmünde olarak o müddetten sonra hilâfet kalkıp başka bir şekil alacak olan hakîkati sarâhatle فَصَلِّ لِرَبِّكَ gösteriyor ki; 1341 senesine kadar devâm edip ondan sonra hilâfet kalkacak. İşte cumhûriyetin takarrürü ve hilâfetin ref’i aynı târihinde, شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ hükmü başlıyor.

İkinci Vecih: Mason komitesinin reîsinin sâbıkan mezkûr tahlîle binâen سُفْيَانِى بِدَجَّلَيْنِ ma’nâsını ve adedi olan 324 adedini göstermekle berâber, 324’te Mason komitesinin hürriyet perdesi altında hilâfet-i İslâmiyeyi kaldırmak teşebbüsünün târihini göstermekle, birinci vechin gösterdiği aynı mes’eleyi gösteriyor ve شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ işâretine işâret ediyor.

Üçüncü Vecih: Şimdiye kadar işitilmediği bir tarzda ve hiç bir siyâsetin ve diplomatlığın tarzına benzemeyecek bir şekilde, iki samîmî ve ebedî kardeş olan Türk-Arab’ın mâbeyninde olan râsih uhuvvet-i İslâmiye’ye bedel ebedî bir düşmanlık ve Arabiyete karşı bir buğz ve adâvet perdesi altında Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a adâvet niyetiyle şeâir-i İslâmiyeyi tahrîf ve tahrîb eden şu gürûh-u ma’lûm شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ ma’nâsını zâhir göstermekle şu cümlenin işâretini kuvvetli te’yîd eder. İki vech-i evvelin hükmünü kuvvetleştirir.

Dördüncü Vecih: Sâbıkan tafsîlen beyân edildiği gibi, Mason reîsinin münâsebetsiz bir sûrette, gûyâ kendine lâyık ve eskiden beri lâkâbı olmuşçasına kendine takılan meşhûr lâkâbı, 1017 adediyle شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ bin onyedi adedine tam tamına tevâfuku ve ef’âliyle o cümlenin ma’nâsını göstermesiyle, üç vech-i evvelin işâret ettiği mes’eleyi âdetâ tasrîh edip parmak basıyor.

Beşinci Vecih: Şu şenâetdarâne ve adâvetperverâne ve süfyânkârâne siyâseti çeviren o komitenin üç reîsinin mecmûu olan 1017 adedi, شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ ‘in 1017 adedini göstermesiyle dört vech-i evvelin gösterdiği hakîkati sarâhat derecesinde gösterir. İşte bundan 1350 sene evvel en kısa bir sûrenin bin esrârından bu bir tek sırrı, bâhir bir mu’cize-i gaybiye hükmünde olarak başka vâdîde i’câz-ı Kur’ânın envâına yeni bir nev’i daha ilâve ediyor.

Geçen mes’eleyi te’yîd eden bir sır daha şudur:

Nasıl ki اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ âyeti İstanbul’un fethini gösterir. فَصَلِّ لِرَبِّكَ âyeti 484 senesine kadar merkez-i hilâfet olacağını gösteriyor. Öyle de: اِنَّ * وَانْحَرْ cümlesi dahî İstanbul’un fetih târihine ilâve ile 1222’ye kadar mütecâvizâne küffârı boğazlamak sûretinde mücâhedât-ı Kur’ân’iye devâmına; Fâtihâ, el-Alak, 10 اِنَّ فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُبِينًا ile müttefikan işâret etmekle berâber şimdikiشَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ ‘in ma’nâsını gösteren komitenin selefleri hükmünde olan Yeniçeri’nin değil, belki Yeniçerilerin içine karışan fesâd komitesi hilâfete karşı isyânlarının başlangıcı olan 1222 ve 24’te, aynen Mason komitesinin hürriyet perdesi altında mebde-i isyânı olan 1324 târihine bir cihetle tevâfukla berâber, o eski komitenin 1341’de mahvı ile başlayan dehşetli vâkıayı remzen gösteren şu اِنَّ * وَانْحَرْ cümlesi ile mâkablinde bulunan cümledeki kâf’ın inzimâmıyla 11(Hâşiye 7) 1242 olup, 1241’den 42’ye kadar vukû’ bulan feci’ hâdisenin târihini aynen şimdiki onların haleflerinin cumhûriyet târihi olan 41 ve 42 içinde vuku’ bulmasıyla hem 24’te, hem 41’de tevâfukları ise; 100 senenin iki başında iki komitenin hilâfet aleyhinde ittifâkına şu sûre işâret ederek ve onların mahvlarını göstermekle, geçen mes’eleyi te’yîd ediyor. Hem gösteriyor ki, bu esrârlı sûre çok esrâr ile berâber, Devlet-i Osmâniye’nin dahî edvâr ve etvârına bakıyor ve baktırıyor.

 

Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmı’nın 
Dördüncü Mahrem Remz’inin 
daha ziyâde mahrem küçük bir zeyli 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

13 لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 12  *   وَلاَ رَطْبٍ وَ لاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ 

Ümmetin lisân-ı hâli her vakit sorduğu gibi, mükerreren harâretli hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan zâtlar benden suâl ediyorlar ki: Bu istibdâd-ı askeriye-i keyfiye-i küfriyenin tecebbürü ne kadar devam edecek?

Elcevâb: Benim gibi hiç ender hiç bir adamdan böyle şeyler sorulmaz diyordum. Sen Kur’ân’ın dellâlısın diyorlar, biz senden Kur’ân nâmına istiyoruz. Ben de bu mes’eleyi Kur’ân’dan sordum. Kur’ân beni en kısa sûre olan Sûre-i Kevser’e havâle etti. Ben o sûreden sordum, şu sûre dahî beni âhirki âyeti olan شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ اِنَّ ‘e havâle etti. Ben ona mürâcaat ettim. Dedi: “Benim hurufâtımı say!..” Saydım, هُوَ الْاَبْتَرُ ‘deki hemze-i vasl ile berâber 13’tür, hemzesiz 12’dir. اِنَّ şeddeli “nun” bir sayılsa 14 olur. Nun iki sayılsa, hemze-i vasl dahî hesâb edilse 16. Öyle ise bunların ömrü ve zulmünün devâmı 12, 13, 14 veya 16 sene içindedir. Delil istedim, lisân-ı ma’nâ ile âyet dedi: “Tevâfuk sırrıyla bak, beş emâreyi göreceksin.”

Birinci Emâre: Bu istibdâd reîslerinin üçünün mecmû’-ı isimleri 13 olarak, benim mecmû’-ı hurufâtım olan 13’e tevâfuk etmekle berâber, ef’âlleriyle ma’nâma tevâfuk ediyor. Demek umûm ömürleri de bu kadardır.

İkinci Emâre: O istibdâdın büyük reîsi, lakabıyla berâber ismi tek başıyla yine ef’âliyle ma’nâma tevâfuk etmekle berâber, aded-i hurufâtı 13 olup benim hurufuma tevâfuk ediyor. Demek cebbârâne ömrü de o kadardır.

Üçüncü Emâre: Mustafa Kemâl ismine lâyık olmadığı için ma’nâsı ما اسطفى بكمال oluyor. O hâlde tek başıyla tek ismiyle 12 oluyor. Bir cihetle mecmû’-ı hurufum olan 12’ye tevâfuk etmekle ef’âliyle ma’nâmı göstermekle berâber, ebcedî makâmı lakabıyla 1341 aded edip dinsiz cumhûriyetin mebdeini gösteriyor. İsbat ediyor ki, irtidâdkârâne siyâsetin müddeti 12 senedir.

Dördüncü Emâre: ما اسطفى بكمال lakâbı olan “Gâzi” ile berâber 16 adediyle شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ اِنَّ‘in اِنَّ ile berâber 16 harfine ismi tevâfuk ettiği gibi, müsemmâsı dahî şenâatkârâne siyâsetiyle ma’nâma tevâfuk ediyor. Demek müddet-i Fir’avniyeti 16 senedir. İki senesi Mason komitesinin tehyic ve tedbîriyle meşgûl ve bir-iki sene de nifâk perdesi altında zâhir müslüman ve İslâmiyet lehinde çalıştığından, bilhesâb evvelki hesâbdaki emârelerin neticesiyle yine 12 senede tevâfuk ediyor.

Beşinci Emâre: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a “el-ebter” deyip, adâvetini bi’setin ikinci senesinde başlayan ve veledinin vefâtıyla şeâmetkârâne izhâr eden müşrikîn-i Kureyş’in hakkında nâzil olan شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ اِنَّ âyetinin hurufâtıyla hicretin ikinci senesinde vukû’ bulan gazâ-i Bedir’de onların mahvlerini bi’setten 13, 14 sene zarfında olduğunu gösterdiği gibi, o heriflerin bir nev’i halefleri olan bu zamânın münâfıkîn-i şâni’in dahî o müddet içinde adâvetine hâtime verileceğine işâret, bu beş emâre bir delîl­i kat’î hükmündedir. لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 

 


 

Bir Hâtime

Garîbdir ki; bu istibdâdı askeriye-i keyfiye-i küfriyenin başına geçen Mason komitesinin üç reîsinin derece-i hatâları ve şerîat hakkındaki olan cinâyette hisseleri; kendi isimlerindeki aded zâhir gösteriyor. Şöyle ki: 1017 hisse-i hatâdan, icrââtçi olmak cihetiyle en büyük hisse sâhibi olmak lâzım gelen İsmet 600, en büyük reîs ise şeytâniyeti ile yalnız tedbîr gördüğünden ötekine nisbeten ikinci derecede kaldığından 321 hisse alır. Üçüncüsü zâhiren İslâmiyet tarafdârı ve bir derece îmân sâhibi olarak kendini gösteren fakat, ehl­i îmân onun sûrî diyânetine aldanıp, dizginleri öteki gaddârların eline verdiğinden o Fevzi dahî, o cinâyette hissede İsmet’e nisbeten südüsü, reîse nisbeten sülüs hükmünde kendi isminin mikdârınca 103 hisse alır. Fakat asıl reîs bizzat İsmet’in yarısıdır. Reîs olduğu cihetle öteki iki arkadaşının hatası kadar hatâ onun defterine ilâve olduğuna kat’î delil, tek başıyla yâni ismiyle lakâbı ile hem اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ makâm-ı ebcedîsi 1017 adedi gösteriyor. Hem aded­i hurûfuyla شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ اِنَّ bir cihette 12, bir cihette 13, bir cihette 16 aded-i hurûfuna tevâfuk ediyor.

 

لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ

 

Mu’terizâne ve tenkidkârâne mühim bir suâl bana vârid oluyor.

Diyorlar ki: Nasıl bu Cumhûriyet-i İslâmiyenin bir kısım reîslerine “Küçük Deccâl” nâmı veriyorsun. Hâlbûki Diyânet Riyâseti’ndeki mühim âlimler misillû çok ülemâlar onlara tâbi’dir, onlara duâgû sayılırlar?

Elcevâb: 1350 sene evvel Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir şâkirdi ve esrâr-ı Kur’âniye’nin dersini bizzat Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan alan Hazret-i Ali (radıyallahû anh) meşhûr ve matbu’ kasîdesinde demiş ki:

 

( نسخه : بت ) 

أَحْرُفُ عُجْمٍ سُطّْرَتْ تَسْطِيرًا  *  بِتَّ بِهَا الْاَمِيرُ وَالْفَقِيرَا 14 

وَقُلْ بِأَنَّ الْوَقْتَ بَانَ وَاقْتَرَبْ  *  فَانْتَظِرُوا الدَّجَّالَ أَغْوَى مَنْ كَذِبَ 

ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الإخْوَانِ  *  أَنَّ غُوَاةَ آخِرِ الزَّمَانِ 

هُمْ عُلَمَاءُ زُوَّقُّوا أفْوَاهَهُمْ  *  ثُمَّ انْثَنَوْا وَاتَّبَعُوا أهْوَائَهُمْ

 

İşte bu kasîdede, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı derse binâen diyor ki:

“Hurûf-u Arabiye Acemî yâni Frengî hurûfuna tebdîl edildiği zamân, Deccâl’i intizâr ediniz.” Evet o işi yapan ise küçük Deccâllerdir ki, büyük Deccâl’in ileri karakoludur. Hem o zamânın en fenâsı, ulemânın fenâsıdır. Yâni dalâletin en fenâsı, ulemâi’s-sû’ nâmı altındaki bir kısım bedbaht kisve-i ulemâda, dîni dünyâya satmış adamlardan gelir. Ben de bu noktaya binâen derim ki: Hangi ulemâ var ki; ezân-ı Muhammediye’yi beğenmeyip, ezân yerinde bir şarkıyı kabûl etsin. Öyleler âlim değil, belki 15 كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا altında dâhil oluyor. اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ : اِنَّ ile 1118 olmakla bu küçük Deccâllerden yüz sene sonra büyük Deccâl’e işâret vardır. Nasıl ki bu geçmiş yüzün iki başında Mason komitesinin ve onun bir mukaddimesi olan Yeniçeri içerisine giren fesâd komitesi, o yüzün iki başındadır. الله اَعْلَمُ bu gelecek yüzün dahî bu başında bu küçük Deccâller komitesi, öteki başında büyük Deccâl’in komitesi bulunduğuna اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ işâret ediyor. Bunun kuvvetli delillerini daha bulamadım. Bu işâretle şimdilik iktifâ ediyorum.

 

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسٖينَا اَوْ اَخْطَاْنَا 16 

وَحْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ اِلْحَادِى وَالطُّغْيَانِ 17 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Bir mes’ele-i ilmiye-i i’tikâdiye-i kaderiyeyi beyâne eder.

Şöyle ki:

Dördüncü Remiz’de zikredilen ihbâr-ı gaybiye iki kısımdır. Bir kısmı zamânımıza nisbeten vukûa gelmiştir. Meşîet-i İlâhiye taalluk etmiş. Bu vâki’ olan hâdisata dâir işâretler, ihbârlar kat’iyyetle hükmedilebilir. Çünkü kâbil-i tebdîl ve tağyir değil. Fakat bize nisbeten istikbâlde gelecek hâdisâta dâir işâret-i Kur’âniye vâki’ hâdisât gibi kat’iyyet-i mutlaka ile hükmedilmez. Çünkü meşîet-i İlâhiye hâkim-i mutlaktır, mahkûm olamaz. Her hâdisenin gizli ba’zı şerâiti bulunabilir. Levh-i Mahfûz’un hâdisât-ı zamâniye dâiresinde bir nüshâsı olan Levh-i Mahv İsbât nâmındaki bir sahîfe-i kaderiye kâbil-i tebdildir, değiştirilebilir. Hadîs-i sahîhte vardır ki: Ba’zan belâ nâzil olur. Karşısında sadaka gibi bir şey çıkar, mukâbele eder. O kadar dahî tahavvül eder. Ba’zılarının ecel-i mübremden ayrı olan ecel-i muallakı geldiği hâlde, bir vesîle ile te’hir ettiğini ehl-i tahkîk hükmetmişler. Hattâ Levh-i Mahfûz’da kader-i ezelî ile ecel-i mübrem dahî gâyet kudsî bir zâtın meşîet-i İlâhiye’den istimdâd ve niyâz ile tebdîl edildiği kuvvetli ihbâr edilmiştir.

Demek istikbâle âit işâret-i gaybiye ba’zı şerâit-i mühimme dâhilinde meşîet-i İlâhî hükmeder, o ihbârâtı ta’dîl veyâ tebdîl eder. Öyle ise sûre-i İnnâ A’taynâ, ehl-i ilhâdın hâtimlerine verdiği haberlar ba’zı şerâitle meşîet o haberleri daha hafif bir tarzda ta’dîl ve tatbîk eder. Meselâ: İrtidâdkârâne işten tövbe eden rüesâdan birisi bâkî kalsa, mütemerridleri geberse, işâret-i gaybiyede dehşetle mahv-u perîşâniyet tağyîr edilir. Müşkilâtsa bir tebeddüle tahavvül eder. Hem ehl-i dalâlet bir cihette mahvolur denilebilir. Hem ihbâr-ı gaybî sahîh çıkar, hem meşîet hâkim kalır. Yalnız zâhiri ihbâr terk edilir, dehşet ve imhâ sûreti yerine ref’ u ıslah sûreti ikâme edilir.

Gaybın sırrı açılmadığının bir sırrı şudur ki: Tâ herkes her vakit herşey için Cenâb-ı Hakk’a mürâcaatında mecbûriyeti hissedip ilticâ etsin, istesin, yalvarsın. Eğer kat’iyetle kendine ve başkasının başına geleni bilse, o vakit ne yalvarır, ne ricâ eder, ne de ilticâ eder. Yâni yarın güneşin çıkması gibi âdî görür. Allâh’ı unutur.

İşte bu ince sır ve hikmet içindir ki, لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ düstûruyla gayb kapısı yakîniyet ve kat’iyet sûretinde resûllerden başkalarına açılmaz. Ve لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ düstûru dâimi ve küllîdir. Evet gaybı O bilir, O bildirir. Meşîet hâkimdir, mahkûm olamaz.

 

وَ اللهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ 18        وَالْعِلْمُ عِنْدَاللهِ 19        لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّاللهُ 20 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 21 

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسٖينَا اَوْ اَخْطَاْنَا 22 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 23 

(Mahremdir. En hâs nûrculara mahsûstur.)

Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ’nın Dokuzuncu Maddesini, bizi mahkûm eden hey’et, Risâle-i Nûr’u okumalarının hatırı için, Üstâdımız mahrem tutup yazmamış. Fakat mâdem en muannid Avrupa feylesofu ve en enâniyetli mutaassıb Mısır ve Şâm’ın allâmesi bir def’a Zülfikâr ve Asâ-yı Mûsâ’yı okumasıyla onlara tarafdâr olup tahsîn ettikleri hâlde, bu insâfsız hey’et onları iki sene dikkatle okudukları hâlde gizlenmesine çalışmaları ve serbestiyet vermemelerine binâen, onların hatırları daha tutulmaz diye o mahrem ifâde şöyle izhâr edildi:

Saîd ve Nûrcular aleyhindeki karârnâmenin 57. sahîfesinde bizi mahkûm etmek için son fıkralarından birisi budur:

“Saîd Nûrsî devletin kânunlarını tatbîk ile, muârız ve muhâlifleri adâletin pençesine teslîm eden çok âmir ve me’murları yılan, zındık, gizli komünist, vatan düşmanı, mülhid ve münâfık ta’bîr etmesi… onunla tam suçlu olur ki, mahkûm ediyoruz.”

Bunların bu fıkrasına karşı, hapse giren Nûr’un bir kısım talebeleri böyle cevâb veriyorlar:

1938 senesinde Dersim fâciâsı ki, (Büyük) Doğu Mecmûası’nın 17. sayısında “Doğu Fâciâsı” serlevhâsıyla vak’anın tam tamına aynını yazdı ki; hiç dünyâda emsâli vukû’ bulmamış öyle bir zındıklık, münâfıklık ve vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu kat’î isbât ediyoruz. Elbette öyle fevkalâde cânî canavar me’murlara bin def’a zındık, gizli komünist dense; değil suç olmak, bil’akis tasdîk ile, takdîr ile mukâbele lâzım. İşte Saîd umûma değil, yalnız böylelere zındık, münâfık demiş.

İkincisi: Yine karârnâmenin aynı sahîfesinde, Saîd Nûrsî’nin mahkûmiyetinin bir sebebi olarak yazmışlar ki:

“Bütün ömrünü Türk vatanının dâhili ve hâricî türlü tecâvüzlerden kurtulmasına hasr-u vakfeden, Türkiye Cumhûriyeti’nin bânîsi ve Türk İstikbâl ve istiklâlinin sâdık ve fedâkâr hâdimi olan Atatürk’ü Süfyân ve İslâm Deccâli, tâğût, dalâlet zındıka komitesinin fir’avunmeşreb reîsi, ehl-i dalâletin dehşetli şahsiyeti diye vasıflandırmak ve bu sûretle her Türk’ün kalbinde kökleşen Atatürk’ün sevgisini gönlünden sarsarak ve ona âlet olan hâs adamlarına münâfık, mülhid demesi büyük bir suçtur diye mahkûm ediyoruz.”

Cevab: Yine Nûr’un hapse girmiş bir kısım talebeleri diyorlar ki: Bu vatan ve milletin istikbâlini ve istiklâlini mahveden onun icrââtı olduğuna bir delil şudur: Bu vatandaki milletin bin seneden beri Hıristiyanın dehşetli umûm devletlerine karşı 350 milyon ma’nevî ihtiyât kuvveti hükmünde olan âlem-i İslâm, bütün rûh-u canıyla bu vatandaki millete uhuvveti ve irtibâtı ve düşmanın bu vatana hücûmu vaktinde o muazzam ma’nevî ordu ağlaması ve i’tirâz etmesi içindir ki: 70-80, bir zamân 120 milyon Osmanlı Devleti o dîndâr raîyetiyle 400 milyon Hıristiyan devletlerine karşı istiklâlini, istikbâlini muhâfaza ediyordu. İşte o reîs, bu ihtiyât kuvveti bu vatan ve milletin aleyhine çevirmesi ve bir cihette istiklâlini, istikbâlini mahvettiği halde; nasıl istiklâl ve istikbâlini muhâfaza ediyor ve kurtarmış denilebilir?

Hem Bağdad’dan tâ Hind’e ve Mısır’dan Cezâyir’den tâ Endülüs’e ve Yemen’den tâ Habeşistan’a kadar âdeta iki Avrupa kıt’ası kadar Osmanlı hâkimiyeti ve Türk milletinin âmiriyeti tahtında iken, 40 seneden beri o reîs ve onun gibi dinsizliği dîndârlara tercîh edenler, 70 milyon Arab’ı elinden çıkardığı gibi, en mukaddes şeylerini dahî rüşvet verdirmeğe ve istibdâd-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile ancak bir muvakkat idâreye mecbûr eden ve bu bîçâre ma’sûm ve mazlum ve dîndâr ve mücâhid milletin hem istikbâlini, hem istiklâlini dehşetli ve çok acınacak bir vaziyete sokan ve hakîkî Türk hamiyetçiler ve vatanperverler ve dîndâr mütefekkirlerinin kalblerinde sevgisi kökleşmemiş olduğu hâlde, Saîd o sevgiyi çıkarmasıyla suçludur, mahkûm olur demeleri; ne kadar haktan, hakîkatten, insâftan, vicdândan uzak olduğunu her vicdân sâhibi anlar. Ve 20 ay hem tecrîd­i mutlakta hapis, hem 2 sene göz hapsi altında mahkûm etmek, dünyâda hiç emsâli vukû’ bulmamış zâlimâne bir muâmeledir.

Acîbdir ki; savcı (müddeî), iftirâlı ittihâmnâmesinde en ziyâde iliştiği ve Saîd’in ittihâmına medâr yaptığı, Sirâcünnûr’un âhirindeki Beşinci Şuâ’ın mes’elelerinde Saîd demiş ki: Başa şapka koymağa cebreden Süfyân öyle dehşetli istibdâdla hareket eder ki, bir cânî yüzünden yüz köyü harâb eder.. bir âsî yüzünden binler ma’sûmu mahveder dediği fıkra için Saîd’in mahkûmiyetine pek mussırrâne çalışıp demiş ki: Atatürk’ü tahkîr edip, inkılâblar aleyhindedir.

Cevab: Yine o cevâb veren Nûr Şâkirdlerinden Abdürrezzâk nâmında birisi diyor ki: İşte o dâvânın doğruluğuna delâlet eden yüzer emâreden tek bir emâresi: 1938’deki Dersim fâciâsında binler ma’sûmları, ihtiyâr kadınları hem öldürtüp, hem ateşlere atmak ve bir isyân tevehhümü ve ihtimâli yüzünden yaktırması; bu Beşinci Şuâ’ın o hükmünü kat’î hakîkat olarak gözlerine sokuyor.

Acabâ bin seneden beri bir milyar şühedâyı hakîkat-i Kur’ân ve îmân yolunda fedâ edip şehîd veren ve bütün mefâhiri İslâmiyetle tahakkuk eden ve âlem-i İslâm’ın en büyük ordusu ve kahramân milleti olan Türk’e, bütün bütün mâhiyetlerine zıd ve bütün ecdâdlarını darıltan, inciten, ma’nen ihânet eden ve neslen hiç Türklükle münâsebeti olmayan bir adama, Türklerin ceddi ve büyük babası nâmını vermek; ne derece Türklüğe bir adâvet ve ihânet olduğu anlaşılmıyor mu?

Abdürrezzâk ve sâire
(14. Şuâ Risâlesi’nden)

[kitapçığın diğer sayfalarına ulaşmak için alttaki sayfa sayılarına tıklayınız]

—————————-
(Hâşiye 1) : Yâni, “Gâzi” deki “elif” gelmeli.
2 :  “Asıl soyu kesik olan, sana kin besleyendir.” (Kevser Sûresi, 3. Âyet)
3 : (Hâşiye 2) : Evet, küffârı değil, belki hâlis Mü’minleri ve şeyhleri kesen ve asan adamın gâziliği, elbette böyle meş’ûm bir ma’nâyı ifâde edecek.
4 : (Hâşiye 3) : Garîbdir ki, mason komitesinin üç reîsinin derece-i hatâları olan cinâyetteki hisseleri, isimlerindeki aded zâhirî gösteriyor. Îzâhı, nihâyetteki zeyilde.
5 : (Hâşiye 4) :  اصطفى ‘daki elif binâ-i meçhûl sîgâsı için يا ‘ya kalb olduğu gibi, bâ-i cerre دَجَّالاَنِ lâfzına dâhil olmakla, “elif”, “yâ” ya inkılâb eder, yine tevâfukla müsâvi olurlar.
İhtâr: “Gâzi” lâfzında çendan gerçi bir elif var, fakat o elif Mustafa’daki mim’e nefy için ilâve edilmiş. Çünki Mustafa ismine lâyık olmadığı gibi, Gâzi ismine de lâyık olmadığından o elifi oraya aldık, tâ münâsebet bulunsun. Onun için burada saymadık.

6 : (Hâşiye 5) : Evet şimdiki Cumhûriyet perdesi altında bu dehşetli istibdâdı yapan Mason komitesi 314’teki Yunan Harbi’nde fırsat bekleyip, eğer Yunan galebe etseydi meydana atılmak emelindeyken وَاللهُ خَيْرُ النَاصِرِينَ Âyet-i Celîlesinin hem ma’nâsiyle, hem 1314 aded-i tevâfukiyle Yunan’ın mağlûbiyetini i’lân edip Mason komitesini susturdu. Üçyüzöndörtten tâ üçyüzyirmidört ile kırkikiye ve kırkdörde kadar susturdu.
(Hâşiyenin hâşiyesi): خَيْرُ النَاصِرِينَ : خ altıyüz, iki ر dörtyüz, iki ى (ve) ن (ve) ص ikiyüz, üç ل ve bir ى yüz, هُوَonbir, üç elif mecmûu 1314’tür.

7 :  (Hâşiye 6) :  بِسُفْيَانِ ‘daki bâ-i cerre, مَعَ ma’nâsındadır. Eğer سُفْيانِى دَجَّالَيْنِ okunsa ما اسطفى ‘daki elif yâ’ya kalb olmazsa Süfyâniyyûn’daki şeddeli ى bir sayılacak. O vakit her ikisi 324’ten 314’e iner. Yine başka mühim hâdiselere işâret ederler.
8 :  “Biz sana Kevser’i verdik.” (Kevser Sûresi, 1. Âyet) 
9 :  “Sen de Rabbin için namaz kıl.” (Kevser Sûresi, 2. Âyet) 
10 :  “Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.” (Fetih Sûresi, 1. Âyet) 
11   (Hâşiye 7) :  Çünki o nahr’i yapan halifedir, vekîl-i nebevîdir. Fâilini göstermek lâzım gelir. Öyle ise “kâf” inzimâm edecektir. 22’yi 42’ye çevirecektir.
12   “Gaybı yalnız Allah bilir.” (Neml Sûresi, 65. Âyet)
13   “Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitâbda yazılmıştır.” (En’âm Sûresi, 59. Âyet)
14   Cây-ı dikkattir ki, Firengî hurufâtını öğretmek için Ramazan gecelerinde çoluk ve çocuğa, zengin ve fukarâya dersin şenâatine işâreten, kasîdede bir nüshada بِتَّ ، بِتَّ ، بِهَا الْاَمِيرُ وَالْفَقِيرَا yâni gece işlemek ta’biriyle işâret ediyor.
15   “Ciltlerle kitap yüklenmiş eşek” (Âyetin tamamı: “Kendilerine Tevrât verildiği hâlde, onun yükümlülüğünü yerine getirmeyenlerin durumu, ciltlerle kitâb yüklenmiş eşeğe benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, o zâlimlere elbette yol göstermez.”) Cum’a Sûresi, 5. Âyet
16   “Ey Rabbimiz, unutur veya hatâya düşer de bir kusûr işlersek bizi onunla hesâba çekme.” (Bakara Sûresi, 286. Âyet) 
17   “Bizi nefsin ve şeytanın şerrinden ve ilhâd ve tuğyanın şerrinden muhafaza buyur.” 
18   Kitabın sırrını en iyi Allah bilir. 
19   Gerçel ilîm ancak Allah katındadır. 
20   “Gaybı yalnız Allah bilir.” (Neml Sûresi, 65. Âyet) 
21   “Seni her türlü noksandan tenzîh ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” (Bakara Sûresi, 32. Âyet) 
22   “Ey Rabbimiz, unutur veya hatâya düşer de bir kusûr işlersek, bizi onunla hesâba çekme.” (Bakara Sûresi, 286. Âyet) 
23   Her türlü noksân sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla. 

Bir cevap yazın