“İzâhât, Cemaati Şahsa Bağlar, Kitaba Bağlamaz” deniyor? -4

 1,030 total views,  1 views today

SUÂLLERE MUHTASAR CEVÂBLAR :

{*} İzâh edenlere nasıl güveneceğiz?

Evvelâ, selâhiyet sâhibi olanları kürsüye oturtarak. Fakat bizler de Külliyât’ı çok dikkatli bir sûrette okumalıyız ki; kimin selâhiyet sâhibi olup olmadığını da zamanla anlayabilelim. Hem bir şey daha var ki; yapılan bu nev’deki izâhâtler ahkâm-ı Kur’âniye ye bakmıyor, mesûliyeti mûcib bir durum yok, tefekkür penceresinden açılan bahislerdir yâhut bâzı bahislerin ilmî izâhâtlarıdır. Bizlerin de ufkunun genişlemesine birer vesîle olurlar.

Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki; şimdi resmen izin verilen din tedrisâtı için husûsî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i Nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes herbir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlarının izâhı olduğu için; hem ilim, {(Hâşiye): Şâyet biri biliyor, taallüm etmeğe muhtâç değilse ibâdete muhtâç veya marifete müştâk veya huzûr ister. Onun için herkese lüzûmlu bir derstir.} hem marifet, hem ibâdettir.” (Sikke-i Tasdik-ı Gaybî; Emirdâğ Lâhikası-1)

{*} İzâh edenlerin izâhları, kendilerinin anladığıdır.. Neden onların anladıklarına hapsolalım?

Eğer anlatmazlarsa, o vakit kendinizi anladığınıza hapsetmiş olursunuz. Bunun çâre-i yegânesi ise, sâir istifâdeleri de dinlemektir.

Bütün beşerî fenlerde de olduğu gibi; ilim, bilgi, tecrübe paylaştıkça ve biriktirdikçe çoğalır. Eğer ‘ben niçin onun anladığına hapsolayım’ diye düşünülse ve hareket edilse, ne kadar yanlış ve isâbetsiz olduğunu her akıl tasdîk edecek. Hem, yapılan izâhları dinlemek kişiyi eksiltmez, mûteber insanlardan olursa yeni pencereler ve ufuklar açar ve her biri bizler için birer basamak olabilir.

Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte (ehil) olanları onu anlayıp bilirlerdi. (Nisâ, 83) buyurarak,  Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine (bilenlere, ehline) sorun. (Enbiya, 7) âyetlerinin ihtârıyla ve Allah’ın Resûlünün de (aleyhissalâtu vesselâm) ilme ve onu öğrenmeye ve onu öğretenlere dâir olan teşvikleri karşısında ‘daha iyi bilenden’ öğrenmeye muhtâcız.

{*} Risâle-i Nûr’u her okuyan tamâmını anlamalı diye bir şey varmı ki, şerh ve izâh ile herkese anlatılmaya çalışılsın..

O tamâmını anlamayan kullara izâh edilse, menfaatten başka ne zararı var? Evet, Risâle-i Nûr’un her bir mes’elesini herkesin anlayamaması normal ve tabiidir ancak anlatmak ile ‘anlayacak olanlara’ ve ilmini geliştirecek ve kulluğunu ziyâdeleştirecek olanlara da o kapı niye kapatılsın? İlim öğrenmeye teşvîk eden çok sayıda âyet ve hadis olduğu halde ve bilhassa Bedîüzzaman Hazretlerinin husûsi defterine yazdığı ilim öğrenmeye dâir hadisleri de iyi bildiğimiz halde… Evvelâ, Şuâlar’daki bahsi kaydedelim:

Bu ehemmiyetli risâlenin, herkes herbir mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” (Şuâlar)

Ve Hazret-i Üstâd’ın husûsi notlarından bâzı hadisler ise:

Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, üçüncü defa girdiği Afyon Medrese-i Yusufiyyesinde, şu gelen 33 hadis-i şerifeyi kendi evrak defterinde yazmış, bilâhare bâzı Nur talebeleri de, kendi defterlerine kaydetmişler.

1. İlmi öğreniniz. Çünkü onun öğrenilmesi, Allah’a karşı haşyettir. Talebi ibâdettir. Müzâkeresi tesbihtir. Ondan bahis ise cihaddır.

3. İlmin tâlibi (talebesi), Rahman’ın tâlibidir. İlmin talipçisi, İslâm’ın rüknüdür. Onun ser-ü mükâfatı, Peygamberlerle beraber verilir.

4. İlim talep etmek, Allah’ın katında nâfile namaz, oruç, hacdan ve fiy-sebiylillah olan cihaddan efdaldir.

15. Bir ilim talebesi, ilim tahsil ederken eceli gelse, vefât etse, onun derecesiyle Enbiyâ derecesi arasında, bir peygamberlik mertebesi kalır.

16. Kim ki ilimden (yâni ilm-i imânî ve tahkikîden) bir bâb, bir mes’ele taâllüm ederse, onunla amel etsin etmesin, bin rek’ât nafile namazdan efdaldir. Eğer öğrenmekle beraber amel de ederse, yâhut onu başkasına da öğretirse, o zaman tâ kıyâmete kadar, onun o büyük sevabı ve onunla amel edenin sevabı onun olacaktır.”

Bedîüzzaman Hazretlerinin, bizzat defterine yazmış olduğu bu hadisler sonrasında Şuâlar’daki ifâdeden; ‘anladığın sana yeter, bununla iktifâ et’ diyerek gayret etmeye,  öğrenmeye, talep etmeye ve daha iyi bilenlerden sormaya gerek yoktur demek istiyor diye mi anlamalı? Yoksa; ‘okuduğun zaman ellerin boş kalmaz bu nedenle hepsi eline geçmedi diye üzülme, zamanla, sabırla, gayretle, ciddiyetle okudukça, araştırdıkça, mütalaa ettikçe, daha iyi bilenlere sordukça terakki eder yine gelir nasîbini alırsın’ diye mi anlamalı?

“Hem Kur’ân-ı Hakîm lisânıyla اَفَلاَ تَعْقِلُونَ.. * اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ.. * اَفَلاَ يَتَفَكَّرُونَ (‘Akıl etmiyor musunuz?’, ‘İyice düşünmüyorlar mı?’, ‘Hiç tefekkür etmezler mi?’) gibi kudsî havaleler ile, aklı istişhad ediyor ve ikâz ediyor ve akla havale ediyor, tahkîke sevkediyor. Onun ile, ehl-i ilim ve ashâb-ı akla dîn nâmına makâm veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik Mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü susturmuyor, körükörüne taklîd istemiyor.” (Mektûbat) diye beyân eden bir zâttan, aklın önünü tıkayacak bir anlayış ve dayatma sudûr edebilir mi?

Hem Risâletü’n-Nûr, sâir ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez ve evliyâ misillü yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor; belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh vesâir letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i a’lâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar; hakâik-i îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.” (Kastamonu Lâhikası)

Buna rağmen kabûl etmeyen kardeşlerimiz, ‘anladığım bana yeter’ diyerek hayatlarını böyle tamamlayabilirler, elbette kendilerinin bileceği iştir..

{*} Şerh ve izâhı savunmak, Risâle-i Nûr’ların anlaşılmadığını iddiâ etmektir..

Şerh ve izâh mes’elesine dâir bu makâle içinde kaydettiğimiz delîllere isnâd ederek gayret gösteren samîmi ve selâhiyetli kardeşlerimizin  ve bilhassa ağabeylerimizin böyle bir iddiâları yok ve izâh etmek böyle bir mânâya gelir demeye de (bu makâledeki delîllerden sonra) kimsenin hakkı yok. Çünki evvelen bu kelâm, yukarıda kaydettiğimiz ağabeylerimize doğrudan gider ve onları ithâm etmek demek olur.

Ve bu bakış açısıyla, hakkında yüzbinler tefsîr yazılmış olan Kur’ân müfessirleri için de aynı şeyi söylememiz icâb eder, üstelik ‘apaçık bir kitap’ olduğunu Kur’ân kendi hakkında beyân ettiği halde..

Okullarda ve Üniversitelerde okutulan kitapların öğretmenler tarafından öğrencilere izâh edilmeleri, kitapların anlaşılmaz olduğundan değildir ve kitapların anlaşılmadığını iddiâ etmek mânâsına da gelmediğini herkes bilir.

{*} Sizi, Risâle-i Nûr’la başbaşa bırakmayan ve risâlelere gölge olanlarla takılmayın.

Evvelâ, selâhiyet mertebesinde olmayanların izâh etmelerini elbette doğru bulmuyoruz ve yararından ziyâde zararı olabileceğini hatırlatıyoruz, amma velâkin selâhiyet sâhibi olanlara gelince ise; eğer bizlerin bu eserlerin Kur’ândan tereşşuh ettiğine dâir bir şüphesi yoksa, Kur’ân için yazılan usûlüne uygun ve mûteber tefsîrlerin Kur’âna gölge olmadığını cumhûr-u ulemâ kabûl ve tasdîk ettiği gibi, risâleler için yazılan veya yapılan, usûlüne ve ruhûna uygun izâh ve şerhlerin de Risâle-i Nûr’a gölge olmadığını ve olamayacağını kabûl ve tasdîk etmemiz iktizâ eder.

Ayrıca kimse izâhları, şerhleri okumaya ve dinlemeye de mecbûr değil. Yalnız bu nev’den iddiâda bulunanlar bilmeliler ki; öğrenmek isteyenlerin istifâdesine perde oluyorlar yâni, bir okuldaki öğrencilere seslenerek; öğretmenlerinizi, hocalarınızı dinlemeyiniz ve sizi ders kitaplarıyla baş başa bırakmayan öğretmenlerden uzaklaşınız diyenin durumuna düşüyorlar. Sonra o talebelerin şekvâlarına mâruz kalmasınlar.

{*} Risale-i Nûr’ları ders esnâsında izah etmek, Üstâd’ım sen sus da, ben konuşayım demektir.

Böyle diyenleri ve yazanları sosyal medyada çok def’a gördüm ve bu nev’den bir yaklaşım ise; bu makâlemizin en başında zikrettiğimiz ve kaydettiğimiz ve derslerde izâh eden veya izâh edenleri memnûniyet ile dinleyen veya izâh edenlere müdâhâle etmeyen başta  Hazret-i Üstâd’ımızın has talebelerine ve diğer bütün ağabeylere kadar gider..

Zayıf ve ince ipler içtimâ ettikçe kuvvetleşir ve kopmaz bir halat olur, bu sırra binâen” herbiri hem gâyet kuvvetli, hem de dâvâsına tam sâdık  olan Hazret-i Üstâd’ımızın has talebelerinin ve diğer ağabeylerin bu husûstaki fıtrî ittifâkları ne derece kuvvet kesb eder ve izâh mes’elesini te’yîd edip delâlet derecesine çıkarır nazar-ı dikkatinize havâle ediyorum.

Bir şey daha var ki, o da ‘niyettir’ ve kardeşlerimize baktığımız ‘nazardır’. Böyle bir bakış açısı ve muhâkemesi ile, tefsîr ve hadis dersleri verenler içinde aynı iddiâda bulunmak lâzım gelir ve Kur’ân okunurken, hadis okunurken izâh ve şerh eden başta büyük imamlar dâhil nice zevât-ı kirâma da böyle demek gerektir. Kur’ândan âyetler okuyup izâh edenler için, (hâşâ sümme hâşâ) ‘Kur’ân şimdi sen sus, ben konuşacağım’  veya hadisleri izâh ve tefsîr edenler için (hâşâ sümme hâşâ) ‘Peygamberim sen biraz sus, şimdi ben konuşacağım’ demeye geldiğini onlar hakkında da düşünmek lâzım gelir.

Demek, Kur’ân ve hadisleri izâh sadedinde bu nasıl kabûl edilebilir bir şey değilse, risâleler hakkında da kabûl edilemez.. Ondört asırdır ulemânın derslerine bu mânâda i’tirâz edilmemiş ve ilişilmemiş, dâire-i Nûriyede de ilişmek olmamalı.

Hem meselâ, Hüsnü Bayram Ağabeyin (Cenâb-ı Hakk cc râzı olsun) ihtiyâca binâen yaptığı izâhları ne kadar fâideli ve maslâhatlı olduğu meydandadır. (Bknz: ‘Mustafa Sungur Ağabey Mevlidi, İstanbul, 2018’, https://www.youtube.com/watch?v=AHc3vTY63wY)

Hâsılı, mâbeynimizde uhuvvet ve muhabbet esâs olmalı zirâ  bu hizmetin de bir sâhibi var vesselâm..

{*} Hazret-i Üstad’ın yaptırdığı dönerli derslerde izâh olmuyor, nazarlar da şahıslara değil, Risâlelere çevriliyor.

Abdulkadir Badıllı Ağabeyin (daha önce kaydettik), hizmette metod farklılıklarının ayrışmaya ve tenkîde sebep olmamasına azamî gayret gösterilmeli ikâzına çok dikkat edelim ve hatırlayalım.

Hazret-i Üstâd’ımız dönerli okuma yaptırdığı gibi, kendisini ziyârete gelenlere de risâlelerden okuduğu ve onlara izâh ettiği de bilinmektedir. O halde, yalnızca şu usûl haktır denilemez. Nitekim kaydettiğimiz üzere, ağabeylerin de ders usûlleri yalnızca bu tarz üzere değildir. Dileyen dönerli ders usûlünde okur ve okutur, dileyen de kendi meşrebine muvâfık bir sûrette okur ve okutur. Asıl olan, risâlelerdeki hakîkatlerin ihlâs ve samîmiyet ile okunması ve okutulmasıdır..

{*} Akıl anlamasa da, insanda kalp, sır, vicdân ve ruh gibi letâifler var, onlar da gıda ister, bu kâfidir.

Evet öyledir ancak bunu mutlak mânâda alamayız ve bu ifâdeyi bu tarzda alıp risâle okumalarımıza merkez yapamayız. O vakit şu şekilde deriz: İnsanda kalp, sır, vicdan ve ruh gibi sâir letâifler olup bunlar risâlelerden gıdalansa da, insan sadece bunlardan ibâret değil, akıl ve akla bağlı olarak ilim, fikir, tefekkür gibi istidâtları/cihetleri de vardır, onlar da Kur’ânın hükmüyle gıda isterler..  

O halde hepsinin gıdasını vermeye çalışmak ve her birine kendine mahsûs ubûdiyetlerini yaptırmak lâzım. Bu da Risâle-i Nûr’un verdiği bir dersdir.

Daha evvel de izâh edildiği üzere, bâzı mes’eleler olur ki, aklın tam anlamasa da sâir letâiflerin ondan hissesini alır ve istifâdesiz kalmazsın demektir. Yoksa “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zumer Sûresi, 9.) âyetinin de hükmü ve ihtârıyla, elbette idrâk edenler ile etmeyenler, anlayanlar ile anlamayanlar ve bilenler ile bilmeyenler bir olmaz. Hâsılı, idrâk etmek, öğrenmek ve anlamak lâzımdır.

Bir vakit yorumlara şöyle bir misâl yazılmıştı, biraz derleyerek aktarayım:

Karşına biri geldi ve dedi: ‘Sen Risâle-i Nûr okuyorsun, ben şu bahsi anlamadım, bana anlatırmısın.’ Sende eline aldın hangi kelimeleri bilmiyorsun diye sordun ve onların mânâlarını verip gönderdin. Adam tekrar geldi, dedi: ‘ben yine tam anlamadım, kavrayamadım.’ O zaman sende diyeceksin ki: ‘Nasibine râzı ol. Bundan başka bir şey sana diyemeyiz.’ O da diyecek ki: ‘Bende zâten nasîbimi arıyorum, o yüzden anlamaya çalışıyorum, soruyorum.’ Sende: ‘Biz bundan başka bir şey diyemeyiz, ben anladığımı da sana izâh edemem müsaade yok, ne anladıysan odur. Sen kendi kendine okumaya devâm et..

Adam: ‘Kur’anı ve âyetleri tefsîr ediyorlar, anlatıp açıklıyorlar, Peygamberin sözlerini de açıklıyorlar, anlatıyorlar, sorana İslâmı da, Dîni de anlatıyorlar, fakat risâlelerin anlatılması ve açıklanması yasak öyle mi?’  Sende: ‘Evet, öyle… İzâh, şerh, açıklama yapamayız, yasaktır..” diyeceksiniz. Gerisini vicdânlarınıza ve akıllarınıza havâle ediyorum..

{*} “Resâil-in Nûr dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstâdlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî)

Bu husûsta tamâmen müstakil bir makâle yazdığımızdan, oraya havâle ediyoruz. (Bknz:Risâle-i Nûr’un ‘Hocaya, Müderrise’ ihtiyacı yok mudur (?)”)

{*} Hiçkimse bu hizmeti şahıs merkezli veya şahıs meşrebli hâle getiremez :

Şahıs meşrebi bu yazımızın konusu değil ancak, her izâh yapan da şahıs meşrebi hâline getiriyor değil. Bunun ölçüsü, usûlü, seviyesi, dozu, ihtiyaca binâen olup olmadığı ve merkezde neyin olduğu ile ta’yîn edilir. Risâle-i Nûr’u tahkîki bir sûrette  okuyanların,  bunu rahatlıkla tefrîk edebileceği ve gerekirse de Cemaatler içinde tedbirlerin alınabileceği kanaatindeyim.

{*} Kur’ân’dan hüküm çıkarılıyor, elbette üzerinde mânâ ve tefsîr çalışmaları yapılacak ama Risâleler o mâhiyette ve mertebede değil, bu nedenle izâh, şerh ve tefsîr yapılamaz.

— “Risâle-i Nûr Şems-i Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın elvân-ı seb’ası, Risâle-i Nûr’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı duâ, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emr ü dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlm-i Kelâm, hem bir kitab-ı İlm-i İlâhiyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san’at, hem bir kitab-ı belâgat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdâniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzâm ve iskâttır.” (Emirdağ Lâhikası-1) Bunun yeterli bir cevâb olduğu kanaatindeyim ancak yine de ilâve edeyim, bir zaman gelecek risâlelerle kanûnlar tertîb edilecek denmesindeki sırrlı ve ince mânâ da bu iddiâyı ve telakkîyi redediyor..

{*} Şerh ve izâh olursa, her önüne gelen şerh ve izâh etmeye başlar, kitaplar yazmaya kalkar ve bunun önü açıldı mı vebâli büyük olur.

Evvelen: Şerh ve izâhı ancak selâhiyet sâhibi olanlar yapmalı, makâlemiz bunu da izâh ve isbât ediyor. Bunun tedbîri ve tanzîmi ise Cemaatler içinde yapılabilir, organize edilebilir ve derslere gelip giden Cemaat bu husûsta doğru bilgilendirilebilir. Bunların hâricinde zâten risâleleri samîmiyetle okuyan ve istifâde eden talebeler, izâh ve açıklama mes’elesinde kimler selâhiyet sâhibi veya değil, kimlerin izâhları fâideli ve maslâhatlı veya kimler gölge ediyor-etmiyor elbette anlayabilirler. Burada okuyucunun ve dinleyenin de kalitesi önemli. Mâdem elimizdeki Külliyata tam i’timâd ediyoruz ki, hâlisâne okuyanlara tahkîk-i îmânı ve şuuru kazandırır, elbette bunu da ayırt edebilecek bir şuur ve ilmî de kazandırır.

Sâniyen: Sadırdan değil, satırdan düstûr ve prensibiyle hareket eden Nûr Talebeleri, evvelâ kitaba ve metne bakarlar.. Sonra taharrî ettikleri zaman, bu makâlenin başında isimleri geçen ağabeylerin ve has talebelerin de aynı tarzda hareket ettiklerini görebilirler. Buna rağmen Kur’ân’a ve Sünnete de müracaat edip baktıklarında, bu kudsî kaynakların arasında muhâlefet ve zıddiyetin olmadığını ve olmayacağını anlarlar. Nihâyetinde de harekâtlarını ona göre tanzîm ederler. Nitekim, “körükörüne taklîd istemiyor” diyen Üstâd’larının talebeleridir. Böylece indî görüşlerden ve isbâtsız iddiâlardan sıyrılıp, ilimle amel ederler..

Sâlisen: Risâlelerin künhüne vâkıf ve selâhiyet sâhibi olanların eğer ulûm-u dîniye tahsîlleri de varsa elbette ulûm-u İslâmiye’nin muktezâsı olan tefekkür, düşünme, anlama, beyân ve müdafaa cehdiyle kavlen de, kalemle de hizmet etmelidirler. Unutmayalım ki; ilmin bir lisânı da kalemdir ve bu zamanda cihâd, ancak kalem iledir. Yeter ki selâhiyetli olsun, ehl-i ilim olsun.

Kitap yazan hakîki Nûr Talebesi değildir diye yazıp çizenler daha doğrusu atıp tutanlar var. Dikkat ediniz kardeşlerim, bu ithâmlar başta Mustafa Sungur Ağabey, Ahmed Feyzi Kul ve Abdulkadir Badıllı Ağabey olmak üzere birçok muhterem ağabeyimize kadar gider. Hem böyle indî görüşlere ve isbâtsız iddiâlara ve herkesin indî İlâhîye’deki mâhiyetini bilmesi mümkün olmayanlara i’tibâr edilmez, ciddiye de alınmaz..

Râbian: Ehil olmayanların kalem kullanmasını ve izâha kalkışmasını engellemek adına, ehil olanlara da karşı çıkmak; bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terketmek nev’inde hikmet ve adâlete münâfîdir. Evet böyle bir teşebbüs,  yabâni otlar da çıkıyor diyerek güzel çiçekleri de koparıp atmak ve toprağı çoraklaştırmak olur.   Hem hiç mümkün müdür ki, ehil olmayanların kendi cüz-i irâdeleriyle ortaya atılmalarının mes’ûliyetini,  ehil olanlar da çeksin..

Bakınız şu misâl üzerinden düşünelim: Nasıl ki hüsn-ü niyet sâhibi bir adam, hacılara su dağıtmak için sırtına kırba yüklese ve bir güzel de hizmet etse, sonra onu gören nâ-ehiller de sırtlarına kırba alıp meydana atılsalar fakat suyu doldururken taşırıp yerlere döküyorlar, dikkat edemiyorlar ve o ıslak zemine basıp kayan ve düşüp, incinenlere sebep oluyorlar, şimdi bunun bir vebâlini de o ilk adama vereceğiz öyle mi? Çünki bu işi o başlattı.. Böyle bir fikri ehl-i akıl da, ehl-i vicdan da, ehl-i ilim de kabûl etmez. Zirâ ilk adamın niyeti hâlis, maksadı ulvî, hizmeti de maslâhâtlıdır..

Bu husûsta şunu da nazarınıza arz edelim:

Re’fet kardeş! Senin ile hiç olmazsa her dört günde bir kerre görüşmeye ihtiyaç ve iştiyakım varken, dört sene sonra husûsî görüşebildik. Senin gibi hem kıymetdâr tesirli diliyle ve kuvvetli, letâfetli kalemiyle Risâletü’n-Nûr’a çok ehemmiyetli hizmet edenler her vakit hatırımda manevî muhâtablarım ve hayâlen yanımda hazır arkadaşlarımdırlar.” (Kastamonu Lâhikası) Dikkat ediniz, Re’fet ağabeyin te’sirli dili, risâleleri güzel okuyor diye değil, bu hakîkatleri güzel anlatıyor diye kıymetdâr denilerek Hazret-i Üstâd’dan taltif görüyor.

{*} Hakâik-ı âliye-i îmâniyeyi tamâmıyla Risâle-i Nûr ihâta etmiş, başka yerlerde aramaya lüzûm yok.” (Barla Lâhikası) denildiğinden, başkasının izâhına ihtiyaç yoktur ve ihtiyaç da kalmamıştır.

Evvelen şunu ifâde edelim ki, bu mektûbun muhteviyâtındaki mânâyı farklı anlayanlar var ve bu doğaldır. Meselâ aynı mektûbdaki, “Evet Risâlet-ün Nûr, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin herbirisine, meselâ Kur’ân’ın Kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dâir müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dâir ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir” ifâdesinden, şerh ve izâhın ancak bu sûrette yâni risâlelerde olan müteferrik bahislerin birleştirilmesiyle yapılacağını düşünenler var. Ve elbette bu şekilde telakkî ettikleri için de böyle amel ediyorlar. Hiçbir i’tirâzımız yok. Bunu, iki mezhebin aynı mes’elede birbirine muhâlif içtihâd etmesi nev’inden karşılıyoruz ve hâlis muhlîs talebelerin bu nev’deki amellerinin onların sadâkatinden zuhûr ettiğini de unutmayarak, mâbeynimizdeki uhuvvete cidden ehemmiyet ve önem veriyoruz. Bu mes’elenin izâhını makâlemizde genişçe yaptığımızdan tekrar burada temâs etmiyorum. Ancak yukarıda temâs etmediğimiz şu nüansların da altını çizmekte fayda görüyorum.

Onuncu Şuâ nâmında, yazdığınız Fihriste’nin İkinci Kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risâle-i Nûr benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Said’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risâle-i Nûr’un tekmîl ve izâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbâtı size tevdi’ edilmiş tahmin ediyorum. Bir emâresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtâr edilen hakîkatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.” (Barla Lâhikası)

Eğer izâh ve şerh yalnızca müteferrik parçaların birleştirilmesinden ibâret olsa idi, bütün Nûr Talebelerinden bâzılarının nice genç ve kuvvetli Said’ler tâbiriyle tesmiye ve tavsîf edilmesine ihtiyaç olmazdı. Zirâ, risâlelere vâkıf ve vukûfiyetli her hâlis talebe, belli konu başlıkları altında bu müteferrik parçaları birleştirebilir, bir araya getirebilir, bunun için Saidler adını zikretmekle husûsi bir iltifâta ve teşvîke yâhut bir benzetmeye ihtiyaç yoktur. Hem Üstad’da risâleleri böyle te’lif etmemiştir. Bu nedenle de, Saidler diyerek işâret edilmesinde daha farklı ve sırrlı hikmetler olduğunu düşünüyoruz ve izâh ve şerh mes’elesini de aynı mânâda anlamıyoruz. Bundan dolayı da, “Yalnız bâzan izâh ve tafsîle muhtâç kalmış. Onun için vazîfem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazîfeniz devâm ediyor. Ve inşâallah vazîfeniz şerh ve izâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lîm ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci mektûbları te’lîf ile ve Dokuzuncu Şuâ’ın Dokuz Makâmını tekmîl ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tefsîr ve tashih ile devâm edecek.” (Barla Lâhikası, Kastamonu Lâhikası) diye, kasteddiğimiz mânâda denildiğini anlıyoruz. Buna mânâya işâret eden bahisleri ve delîlleri de kaydedelim:

Hem meselâ, te’lîf edilmeyen Yirmi Beşinci Mektûb’un başına bir not düşen Bedîzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Sûre-i Yâsîn’in yirmi beş âyetine dâir ‘yirmi beş nükte’ olmak üzere rahmet-i Îlâhî’yeden istenilmiş fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.” (Osmanlıca Mektûbât)

Veya bir başka parçada, “Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin nâmınıza da Yirmidokuzuncu Lem’â-i Arabîye’nin tefsîr ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgûl olmaya ne vaktim var, ne de hâlim müsaade eder. İnşâallah ileride Risâlet-ün Nûr’un başka bir şâkirdi o vazîfeyi yapacak. Hem Yirminci Mektub ile Otuzikinci Söz bir derece o Lem’ayı izah ederler.” (Kastamonu Lâhikası) denilmesi, dediğimiz mânâyı tam te’yîd ediyor.

Hem, “Sabri mektûbunda, ‘İki-üç senedir Risâle-i Nûr, te’lîf cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor” diye hikmetini soruyor.’ Bunun cevâbı uzundur. Hem te’lîf, ihtiyarımız dâiresinde değil. Hem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin te’lîften hisseleri kalmak için, bâzı ehemmiyetli esbâb ve ârızalar mâni oldu.” (Kastamonu Lâhikası) bahsinde de, tevakkuf devresi denmekle; iki-üç senedir müteferrik parçaların biraraya getirilmesinin yapılamadığı gibi bir mânâ kat’iyyen kastedilmiyor.

Demek şerh ve izâhı, yalnızca müteferrik parçaların bir araya getirilmesi şeklinde anlamak olmuyor. Öyle olsa idi, elbette kolaylıkla yapılabilecek bir iş olduğu açıktır. Fakat Nûr Şâkirdlerinin de te’lîften hisseleri olacak ki, yaptırılmamış ve istikbâlde vuku’ bulacağı da zikredilmiş. Bu mânâyı te’yid eden pek mühim iki önemli parçayı da kaydedip, bitirelim:

Risâle-i Nûr’da îmân-ı billah ve îmân-ı bilyevm-il âhir olan iki kutb-u îmânî, tam birbirine müsâvi gelecek bir derecede isbât edilmiş. Yalnız bu kadar var ki, haşr-i cismânî kısmen sarihan ve kısmen zımnî ve tebaî isbât edilmiş. Çünki bu âlem-i şehâdet, Sâni’ini gayet sarih ve zâhir gösteriyor; ve haşri zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallah bir zaman, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden birisi veya birkaç tânesi, o dokuz makâmı ve berâhini te’lîf edecek ve Mukaddeme-i Haşriye’nin başındaki âyât-ı a’zâmın dokuz fıkrasının hâzinelerini, Risâle-i Nûr’da münteşir haşr-i cismânî berahiniyle ve KALBLERİNE GELEN SÜNÛHAT VE İLHÂMÂT ile açıp; Dokuzuncu Şuâ’ı, Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.” (Kastamonu Lâhikası)

Hem Hatem-ül Enbiyâ’dan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş. Hem Risâle-i Nûr bu zamanda bir taun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini ibtâl etmek için cinnî ve ruhânîlerin vücûdlarını kat’î hüccetler ile isbât etmeye çalışmış, bu mes’eleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşâallah Risâle-i Nûr’un bir şâkirdi, Sûre-i Rahman’ı tefsîr edip bu mes’eleyi de halleder.” (Şuâlar)


başka yerlerde aramaya lüzûm yok” beyânına mukâbil, Hulûsi Yahyagil Ağabeyin cevâbını da kaydedelim:

Risâle-i Nûr’lar kâfidir, demek; başka eserleri okumamak demek değildir. Onlar bu asrın ihtiyaçlarını te’mine kâfidir. Başka fâideli eserlerden de istifade olunmakda bir mahzur yoktur. Şu şart ile ki; o eserler Risâle-i Nûr’ların yerine konmayıp Nur’lardan daha çok istifade etmeye yardımcı kabûl edilmelidir. Risâle-i Nûr’lar, hariçte nûr aratmaz. Hariçte nûr arayanlar, güneş yerine mum ışığı bulurlar.”

Risâle-i Nûr, Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir demek; îmâna bakan mes’elelerin isbâtı, Kur’ân’daki âyetlerden tefsîr edilerek yapılmıştır demektir. Bu bahislerin, bu asra hitâben en evlâ tarzda isbâtı yapıldıklarından, tekrardan isbât edilmeye çalışılmasına ve buna teşebbüs eden/etmiş başka eserleri okumaya ihtiyaç yoktur demektir yoksa risâledeki bu bahislerin muhâtâba göre izâhı, şerhi, açıklaması, anlatılması yapılamaz demek değildir.

Kur’ân, lafzullahtır! Yâni, Cenâb-ı Hakk’ın cc bizzat kelâmı ve konuşmasıdır. Tefsîri câiz ve maslâhâtlıdır. Hatta yazılan tefsîrlere dâir yazılan şerhler ve şerhlere dâir yazılan hâşiyeler de böyledir. Onun cc Resûlünün (aleyhissalâtu vesselâm) sözleri ve Kur’ân’ı ümmetine tefsîr etmesi de şerh ve izâh edilebilir, câizdir ve maslâhâtlıdır. Elbette, ilhâm kanalıyla gelen Risâle-i Nûr’un tefsîri ve izâhı da câizdir ve yerine göre maslâhâtlıdır.  Zâten ekser ağabeylerin de bu husûstaki tarz-ı harekâtları meydandadır ve bunu nakillerle de aktarmadık,  bizzat ders linklerini verdik ki, kim isterse baksın ve gözleriyle görsün.

Şimdi iyice düşün: Sen ailene risâleleri okurken evlâdların soru sorduğu vakit, onlara anlayacağı şekilde izâh etmeyecek misin?  Okulda, sokakta veya arkadaşları içinde bu asrın tehlikelerine, lehviyatlarına düşmemesi, marazlarına saplanmaması ve aldanmamaları için,  sakındırmak ve nasihat etmek niyetiyle anlamalarına çalışmayacak mısın?  Vicdânın ve aklının verdiği cevâb ‘EVET’ ise, bil ki; bu da izâh etmektir..!

O zaman, her bir medrese-i Nûriye ‘nin bir vazîfesi de; bu hakîkatleri umûma yalnızca duyurmak değildir, anlamalarına da çalışmaktır,  bu yüzden marifete müştâklar için heryerde birer medres-i Nûrîye açmak lâzımdır denilmiş, vesselâm..

Makâlemizi Bitirirken:

Bu mes’elenin ehemmiyetine binâen makâlemizi biraz uzun tuttuk ancak buna rağmen kasteddiğimiz mânâyı te’kid ve te’yîd eden başka bahisler ve  delîller de olduğu halde onlara yer veremedik. İnşâallah bu kadarının kifâyet ettiğine kanaatimiz vardır. Cenâb-ı Hakk’dan (c.c.) hüsn-ü kabûlünü niyâz ediyoruz..

Unutmayalım ki izâh edenler; Risâle-i Nûr’u yeniden yazmıyorlar, yazılmış olanı ihtiyaca göre izâh ediyorlar, bâzen ma’lûmat veriyorlar. Hem herkesin Risâle-i Nûr ile baş başa kaldığı ferdî okumalarının da olduğunu unutmayalım, umûm Nûr Talebelerinin şahsî okumalarına azamî dikkat ettiğini ve umûm Cemaatlerde ferdî okumaların ciddiyetle tavsiye edildiğini de hatırdan çıkarmayalım.

Ali Uçar Ağabeyin ilim hakkındaki beyânı da çok önemli:

Ben şimdi neden islâmiyetin ilme bu kadar kıymet verdiğini daha iyi anlıyorum, çünkü herşey mâhiyeti itibâriyle ilme bağlıdır, ilimsiz gidilmiyor. Elbette bütün ilîmlerin şâhı, pâdişâhı Kur’ân-ı Azîmmüşşân’daki ilîmlerdir.” (Ali Uçar , “İslâm kardeşliği uhuvvet” 6:12)

Ve son söz Üstâd’ımız Bedîüzzaman Said Nûrsî Hazretlerinden:

“İslâmiyetin şe’ni metânet, sebat, iltizâm-ı hak olan salâbet-i dîniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhâkemeden neş’et eden taassub değildir.” (Münâzarat)

Allah’ın (c.c.) rahmeti ve bereketi üzerinize, üzerimize olsun..
Ersin Miman

Bir cevap yazın