Risâle-i Nûr Sâdeleştirilemez!

 1,580 total views


Risaleleri okumaya çalışan ve anlayamadığı için basitleştirilmesi lâzım diyenlere :

Herşeyin bir usûlü vardır. Hangi meslek ve ilim sahasında olursa olsun, mutlaka o ilim veya meslek sahasında mütehassıs, uzmanlaşmış kişilerden tâlim veya tavsiye alınır. Yol göstermelerine ihtiyaç duyulur.

Risale-i Nûr’u anlamada ise müellifi Bedîüzzaman Said Nursi Hazretleri ne diyor;

“Risale-i Nûr, sair kitablara muhalif olarak başta perdeli gidiyor; (sonra) gittikçe inkişâf eder.” (Şuâlar)

Unutmamak lâzımdır ki, maddî ilimlerde akıl öne çıkar, ancak mânevi ilimlerde tamamen tersidir. Şu letâif-i insaniyenin şah’ı kalp, aklı ise vezir mesâbesindedir. Akıl; kalbin ve vicdanın, teslimiyet ve imanına deliller ile tasdik vazifesindedir. Şu zamanda felsefe ve pozitif ilimlerden gelen menfî tahribatların bir neticesidir ki, aklı şah yapıp, kalbi de sükût ettirmiş. Bu nedenle Risale-i Nûr’u okuyanlar ve anlamayanlar “anlamadığımız eserin bize ne faydası olur” veya “insanlar anlamıyor” diyerek yalnızca akıl ile gitmeye çalıştıklarından, itiraz ve tenkîd ediyorlar.

Bedîüzzaman Hz.’leri ne diyor:

“Elbette her adam her mes’eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes’eleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz.” kaidesiyle, “bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum” diye vazgeçmek kâr­ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır.” (Lem’âlar)

“Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” (Şuâlar)

 

O halde anlama da, idrak etmede ve hissetmede tek merkezimiz akıl olmasa gerek?

“Kur’ân’ın bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nûr’daki bazı bahisleri başlangıçta tamamen anlayamazsanız da onun manevî tesiri ve manevî feyzi, ruh ve kalbinize nüfûz eder; mânâ âleminizi istilâ eder, kat’iyyen istifadesiz kalmazsınız. Ve kalmıyoruz. Hem insan yalnız akıldan ibaret değildir; kalb, ruh, sır ve vicdan gibi manevî latife ve cihazata da mâliktir. Aklınız her bir mes’ele-i imaniyeyi birinci okuyuşta hakkıyla kavrayamasa da, kalb ve ruh ondan hissesini alır. (Gençlik Rehberi, Konferans)

 

Meselâ, nasıl ki bir Camii’de cemaatin ekseriyeti arapçayı bilmez ve bilmediği anlamadığı halde okunan Kur’ân’ı huşû ve huzûr içinde dinler ve dinlemesi gösteriyor ki; Okunan Kur’ân semavîdir, mukaddesdir, maddî mizanlarla tartılamaz bir mânevî te’sir ve kuvvete hâizdir ve hiçbir beşerin kelâmına benzemez ve sadece akla değil, ruha ve kalbe de hitap ettiğini her müslüman tasdîk edip, kabul eder.

Aynen öyle de, Risale-i Nûr eserleri Kur’ân’dan tereşşuh ettiğinden, Kur’ân’dan süzüldüğünden ve Kur’ân’ın malı olması hasebiyle, saydığımız mezkûr hasletlerin izleri, cilveleri Risale-i Nûr’da da vardır.

Evet, nasıl ki güneş ziyâsı ile çok mevcudat üzerinde tecelli eder ve her bir eşya güneşin bir vasfını üzerinde gösterir. Taşlar hararetini, cam parçaları ziyâsını ve yedi rengini gösterdiği gibi, Risale-i Nûr’larda Kur’ân’ın hakiki bir tefsiri olması itibariyle, üzerinde Kur’ân’ı Azimüşşan’ın cilvelerini gösterir ve okuyanlara da mânen hissettirir.

İşte yüzdoksan ülkede elli dile çevrilmesi ve milyonların üzerinde talebeleri ve okuyanlarının olması ve külliyatların mükerreren okunması, sohbetlerde hissedilen o mânevi atmosfer ve Risaleler okunurken, dinlenirken alınan feyiz; bu hakikate bir işâret eder, gösterir. Kim teslimiyet ve dikkat ile okusa ve okumakta sebat etse, hissesini alır.

Akıldan ziyade ruh, kalp, sır, vicdan gibi letâifler de hisse ister ve çok tecrübelerle müşâhede etmişiz ki; Risale-i Nûr’ları teslimiyetle, ciddiyetle, dikkat ve sebat ile okuyanların ahvâllerinde terbiye-i İslâmiye hâkim olur.

Okuduğu halde anlayamıyorum diyen kardeşlerimiz için nâcizane tavsiyemiz şöyledir;

En evvela, tevbe ve istiğfar etmeli ve salâvat ile çok meşgûl olmalıdır. Ve Risalelerin kendisine açılmasını Cenâb-ı Erhamürrahîmin’den (cc) samimiyet ile istemelidir.

Risale-i Nûr eserleri içinde en çok tekrar eden, kullanılan kelimelerin sayısı yaklaşık beşyüz adettir. Ve bu kelimeler öyle tasnif edilip, sıralanmıştır ki, birçok yerde aynı cümlede içinde türkçesi ile birlikte verilmiştir. Mesela;

“Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını ister isen…” (Sözler)

 

Vâzıh : Basit ve avam lisanıyla, yani açık ve net, düşünmeye ihtiyaç bırakmayacak tarzda sâde ve anlaşılır bir ifadeyi kastettiğini…

“Her mal üstünde görünen turra ve sikkelerdamgalar(Sözler)

 

Turra ve sikkeler : Damga, damgalar, mühürler demek olduklarını…

“Madem bu derece inad ve temerrüd edersin…” (Sözler)

 

Temerrüd: İnad, direnme mânâsına geldiğini anlayabilirsiniz.

Örneklerden de anlaşıldığı üzere aynı cümle içinde olduğu gibi, bâzen de bir önceki veya bir sonraki satır içinde de mânâlarını bulmak mümkün olabiliyor. Elhâsıl, günde sadece iki kelime hıfz etmek ile bir yılı dâhi bulmadan bu kelimelerin küllisine vâkıf olmak mümkündür.

Dikkat ederseniz, kelimelerin bu şekilde açıklamalı tertibinin bir hikmeti de, mâneviyat ve ecdadımız ile olan bağların koparılmaması ve irtibatın muhafazasına çalışmasıdır. Yâni, yeni nesillere unutturulmuş olan mukaddes kelimeleri ve mânâlarını tekrardan öğretmek ve hâfızalara yerleştirmekle de vazife görmesidir. Evet, Risale-i Nûr, dildeki tahribâtı da tamire çalışıyor. Öyle ya, hakikatte bizim dilimiz hangisidir, bunu unutturmuyor! Ve ilhâm ile yazılmış olan böylesi bir eserde, bu tarz bir tertibâtın da mânevî cenahtan geldiğini unutmamak icâp ediyor.

Bu kısma dair iki husus daha var ki, onları da zikredelim.

Günümüz türkçesi ile yazılması için kelimelerinin değiştirilmesi, sadeleştirilmesi; esere mânâ zenginliği getirmez, aksine mânâyı daraltır ve sığ’laştırır.

Meselâ: Rubûbiyet, cüz-i irâde, âyât-ı tekvîniye, mektûbat-ı samedâniye, saltanat-ı rubûbiyet gibi daha bir çok kavramların yerine, aynı mânâ zenginliğini eksiksiz verecek hangi kelimeyi koyabilirsiniz?

Milyonları aşan talebelerinin olduğunu hatırdan çıkarmayarak, hatayı veya eksikliği kendimizde aramalı.

Risale-i Nûr sohbetlerine, derslerine katılmak, izâh edebilen kişilerden dinlemek, şahsî okumalarımızı asla bırakmamak ile “pek küçük hükmünde bu sorunlar” ortadan kalkar. Evet, hakiki talip olan ve ciddi isteyen, isteğine kavuşur. مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ 2 bir düstur-u hakikattir.

Ebedî hayatımızın teminine bakan, ahiretimize pek çok menfaatleri bulunan ve imân vesikasını kazanmamıza kuvvetli bir vesile olan ve bu zamanın fehmine, idrâkine, anlayışına uygun ve marazlarına, hastalıklarına hakiki bir tiryak olan Risale-i Nûr eserlerini okumaya çalışmak ve onlarla meşgûl olmak yerine, televizyonlar karşısında harcadığımız saatlere, malayâni ve afâki şeylerle tükettiğimiz saatlerimize, günlerimize hatta ömrümüze mukâbil “biz anlamıyoruz” demeye kimin mâzereti kalır?

Şâmlı Hafız Tevkif abimiz, Lem’âlarda yazmış,

“Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da “Bu neden böyle oluyor?” diye esbab arıyorduk. Şimdi kat’î kanaatımız geldi ki: O hakaik-i Kur’ân’iye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarının meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu.(Şâmlı Hafız Tevfik – Lem’alar)

 

Daha iyi bir iş veya kariyer için ikinci, üçüncü yabancı dil öğrenmeye bizi koşturan nefsimiz, Risale-i Nûr’da çoğuna da âşinâ olduğumuz en fazla beşyüz kelimeyi öğrenmeye neden koşturmaz. Kabahâti Risale-i Nûr’da mı arayalım, nefsimizde mi?

Risale-i Nûr’u okuyan ancak “daha iyi hizmet olur” kanaatiyle sadeleştirilmesini isteyenlere :

Evvela yeniden tekrar edelim ki, gözle görünen bu kısa zamandaki fütûhatı ve intişârı, milyonların üzerinde ciddi talebelerinin olması ve Kur’ân-ı Azimüşşan’dan sonra en çok okunan ve satılan eser mâhiyetinde bulunması; iyileştirilmeye ihtiyaç duyulan bir eser olmadığını açıkça gösteriyor.

Risale-i Nûr’lardan istifade edemeyenlerin olduğunu öne sürerek “eseri basitleştirelim, herkes anlasın” demek, Risale-i Nûr’un davasına ve mâhiyetine bir vukûfiyetsizliktir. Lâkin bilirsiniz ki, beşerin tamamı da Kur’ân’dan istifade etmez ve hükmü altına girmez.

Şimdi Kur’ân’ın dilide ondört asır öncesi arapçasıdır diyerek, günümüz arapçasına çevirmeye cür’et eden olur mu? (Kelâmullah olduğu cihetiyle titremek ayrı). Kur’ân’ın metni ile oynansa bütün maddî ve mânevi i’câzı ve mu’cizeleri tar-u mâr olur. Bu nedenle değişen asırların şartları için tefsirler yazılır. Aynı şekilde mâdem Risale-i Nûr Kur’ân’dan tereşşuh etmiş, Kur’ân’ın malıdır, metni üzerinde oynanamaz, oynansa tılsımı bozulur. O halde olsa olsa şerh, izâh yazılabilir.

“Herkes anlasın” demek olan bu ikinci güruhun fikri ancak kendilerinin şahsî bir mahsûlüdür. Yâni bu fikir Risale-i Nûr’un mâhiyetinin ve daire-i harekâtının haricindedir. Bu konuda bizzat Bedîüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kendisi ve vârislerim diyerek isimlerini Emirdağ lâhikasına yazdırdığı talebeleri 3 ve Risale-i Nûr’dan hakikî mânâda istifâde edenler kabul ve tasvib etmemektedirler. Halbuki Bedîüzzaman Hz.’lerinin bu meseleye bakan izâhatları ve kendisi hayatta iken de aynı şeyi yapmak isteyenlere karşı verdiği cevaplar da elimizde olduğu halde… (makâlenin sonunda zikredilmiştir.)

Biz bu niyet ile hareket edenlerin, Risale-i Nûr’un ruhuna tam nüfûz edemediklerini ve mâhiyetini ve kudsî vazifesini, davasını tam kavrayamadıklarını anlıyoruz ve görüyoruz. Ayrıca tercüme etmek ile eserin metni üzerinde oynamayı aynı zannetme hatasına düştüklerini de görüyoruz.

Hem sadeleştirme demek olan kelimelerin değiştirilmesi ise, eserin mânâsını derinleştirmek yerine, elbette ki sığ’laştıracağını, darlaştıracağını ve okuyucunun eline kısırlaşmış bir mânâyı verip, mukaddesattan yoksunlaştırıp, Risalelerdeki hakikatlerin ve mânâların derinliğinin gizlenip perdelenmesi sûreti ile mânevi te’sirini kırıp, yalnızca aklı devreye almak gibi ciddi zararları netice veren bir teşebbüs olur. Yoksa anlamıyorum diyerek okumak istemeyenleri düşünmüyor veya onları göz ardı ediyor değiliz. Her kesime ulaşıp hizmete gayret ediyoruz. Ancak onlara sadeleştirme vermenin hakiki bir şefkat olmadığını, bilakis kendileri için, vatan ve memleket için mânevi zarar olduğunu biliyoruz. Ve her vakit gelişen ve giderek artan nur talebelerinin mevcudiyeti ve Risale-i Nûr’ların dünyadaki giderek artan intişârı o kardeşlerin de daireye dâhil edildiğini ve nâsibi olanların kazanıldığını da gösteriyor. 

Elhâsıl, eser üzerinde kimse kendini tek yetkili görerek tasarrufa kalkışamaz ve böyle bir hakkı kendinde göremez. Buna İslâmiyette cevaz vermez. Lâkin eserin müellifinin ve vârislerinin izni olmadan ve asıl dairenin sâhiplerinin meşveretine ve rey’ine bakmaksızın ve aramaksızın böyle bir teşebbüs kabul edilebilir değildir, İslâmiyeten de uygun değildir. Hele hele Risale-i Nûr eserlerini, hizmetlerinin ve hayatlarının merkezine yerleştirmeyenlerin böyle bir teşebbüsü ve eser üzerinde kalem oynatmalarının ucu nereye kadar gider ve mes’ûliyeti ne olur vicdan ve akıllara havale ediyoruz.

“Bu dürûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nûr eczâları, Kur’an’ın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-ül a’mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..” (Mektubat)

 

Elhâsıl: Risale-i Nûr’u önce biz iyi anlamalıyız ki, karşımızdaki muhatabımıza okurken, mânâsını kavramış bir kalp ve lisan ile okuyalım. Kitap tavsiyelerini seviyelerine göre seçelim. Derslere davet edelim, düzenli okumalara teşvik edelim. En çok istifâde edenlerin derslere düzenli gelip giden ve şahsî okumalarına en çok dikkat edenler olduklarını görüyoruz.

Ayrıca hâlihazırdaki bütün Risale-i Nûr talebeleri yüksek tahsilli olmadığı gibi, Osmanlıcaya hâkim olarak da bu daireye girmediler. Elbette her sınıftan, tabakadan, farklı mesleklerden, farklı tahsil seviyelerinden, hatta hiç okul eğitimi almayanlar dahil Risale-i Nûr dairesine giriyorlar. Demek her kesim insan var. Mâdem hepsi Risale-i Nûr’dan istifâde ediyor, o halde eksikliği eserde değil, şahıslarda ve kendimizde aramak lâzım geliyor.

BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.” (Lem’âlar)

 

Elhâsıl, Risale-i Nûr eserlerini hayatımızda, tarz-ı hizmetimizde merkeze yerleştirmedikçe, ikinci veya üçüncü sırada tutarak, tamamlayıcı kitaplar nazarıyla baktığımız veya yaklaştığımız müddetçe hakiki istifâde olmaz.

Deniliyor ki, “Risale-i Nûr’lar başka dillere tercüme ediliyor, neden günümüz türkçesine de tercüme edilmesin?”

Bu benzetme veya karşılaştırma pek sathî bir nazarın ifâdesidir. Ben şahsım adına Almanca, İngilizce ve Fransızcaya çevrilmiş Risaleleri, o ülkelerde doğmuş ve yetişmiş ve üniveriste mezunu olan tanıdığım kişilere verdim. Onlarda mütalâa ettiler. Hepsi ittifak ile hemen hemen aynı mânâda şu sözleri dile getirdiler:

“Bu eserleri, (Türkiye’de) yabancı dili sonradan öğrenmiş birisi zor anlar. Bu ancak eserin tercüme lisanı anadili olanlar veya tamamen o ülkelerde doğmuş, yaşamış olanlar anlar. Hatta bazı kelimeleri tamamen akademik ve derin kelimeler. Günlük hayatta pek kullanılmazlar. Ancak mânevi ve ilmi eserlerde bu gibi kelimelere rastlanır.”

Demek tercüme yapılırken basitleştirilerek tercüme edilmemiş. Mümkün mertebe Risale-i Nûr’un yüksek mânâsı muhafaza edilmeye çalışılmış.

Bir mühendis arkadaşım vardı, Katar mevkiinde çalışmaya gitmiş idi. Orada arap bir mühendis ile tanışmış, ona arapça Risale-i Nûr vermiş, arap mühendis epey okuduktan sonra demiş “Sana bir şey söyliyeyim mi, bu eserin Arapçadan başka dile tercümesi yapılamaz”, yâni sanmış ki o elindeki eser direk arapça menşe’li. Bu da tercümelerin basitleştirilerek yapılmadığına, mânâsına yakın bir tarzda tercüme edildiğine bir başka delil.

Hem deniyor ki: “Başka dillere tercüme edilirken hepsi üst seviyede çevrilmiyor, onlara izin veriliyor, türkçeye tercümesine izin verilmiyor”.

En evvela şunu unutmayalım ki, Risale-i Nûr eserlerinin dili bizim öz dilimizdir ve öz dilimize sâhip çıktığı gibi ecdâdımız ve İslâmiyet ile de râbıtalarımızı muhafazaya çalışmaktadır. Diğer dillere gelince ise en iyisi yapılmaya çalışılmıştır. Ancak onlar tercümedir. Bu yapılmak istenen ise bir tercüme değildir, eserin dili üzerinde tahriftir.

Herhangi bir eser farklı bir dile tercüme edileceği zaman, o kelimenin aynı mânâsını verecek ona en yakın kelime ile tercüme edilir veya (karşılığı yoksa) en yakın mânâ ile ifâde edilir. Aksi olursa tercüme ilminde ciddî bir teknik hata sebebidir. Bu nedenle bilhassa hukukî veya ilmî veya dinî, mânevi eserlerde azâmî dikkat ile hareket edilir. Hatta tek başına bu dâhi yeterli değildir, o ilme her iki dilde vâkıf bir kişi veya hey’et tarafından ancak tercümesi yapılabillir. Hâl böyle iken,

sadeleştirme ise; orijinal metnin kelimeleri üzerinde oynama, metnin aslını değiştirme, başkalaştırmadır. Günümüz kelimeleri ile sâdeleştirme adı altında kelime değişikliğine gidilirken, ıstılâhi kelimelerin birebir mânâlarını vermeyen (ve veremeyecek olan lâkin Türkçe’de karşılıkları yoktur), aynı mânâ ve anlam zenginliğini bırakıp, daha dar veya yalnız sathî (yâni görünen ve anlaşılan ilk) mânâsını veren kelimeler kullanmak, anlamı da darlatmaktır. Lâkin öyle ifâdeler vardır ki, orijinal metinde kelimenin ıstılâhi olarak birden fazla mânâsı ile cümle birden fazla mânâ giyebilirken veya kelimenin ihâta ettiği mânâ derinliği çok geniş iken; daralmasına, sığılaşmasına, basitleşmesine sebebiyet verir.

Sadeleştirmenin nasıl bir tahrif ve tahrip olduğunu anlamak için şu örneğe dikkat ediniz.

Risale-i Nûr’dan bir paragrafı alınız ve şu an çevrilmiş olan ingilizce tercümesine bakınız. Sonra Risale-i Nûr’un o paragrafının sadeleştirilmişini alınız ve o sadeleştirilmiş paragrafı ingilizceye tercüme ettiriniz. Her iki ingilizcenin mânâ derinliği itibâriyle birbirinden farklı olduğunu göreceksiniz. Ne oldu, giderek aslından ve mânâsından daha da uzaklaştı.Demek sadeleştirme, bir yozlaştırma, bozma ve tahrif yaptı.

Hem sadeleştirme, adı üzerinde basitleştirme, yalınlaştırma mânâsındadır, anlamı daraltmakdır. Derinliği sığ’laştırmak; daha parlattırmak değildir, belki söndürmektir. Mesela, Kur’ân’ı Azimüşşan’ın, kırk vücuh-u i’câzı ve yedi vecihle hârika olduğunu Risale-i Nûr yirmibeşinci sözde izah etmiş. Kırk vücuh-u i’câzına birkaç misâl, “Mânâsındaki belâğatı”, “Nazmındaki cezâleti”, “Lâfzındaki câmiiyeti”, “Mânâsındaki câmiiyeti”, “İlmindeki câmiiyeti”, “Mebâhisindeki câmiiyeti”, “Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti” … 

Nasılki i’câzın üzerine inşâ edildiği bu sütunları değiştirmek, Kur’ân’ın bu cihetteki mukaddesliğine, mâhiyetine, hakikatine tecavüz olur, yıkmak ve tahrip etmek olur. Aynı şekilde Risale-i Nûr’unda üslûbunda, cümlelerinde görünen belâgatı, cezâleti ve lafızlarındaki câmiiyeti (Risale-i Nûr’daki kelimeler, çok mânâları ihtiva edip, o cümlenin birden fazla mânâ tabakatlarına işaret etmesi ve her birine ayna olması cihetiyle) mânâsındaki câmiiyeti bozmak ile risaleler parlamaz, söner. Bir ilacın muhteviyatının değiştirilmesi gibi, hakiki te’sirini kırar, tılsımını bozar ve büyük zarar olur. Bu zarara da vesile olanlar, zararın mânevi mes’uliyetini sırtlarına alır.

“Risale-i Nûr’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nûr, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki imân-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır.(Emirdağ Lâhikası)

“Risale-i Nûr’un üslûbu emsalsiz ve hiçbir üslûbla kabil-i kıyas olmayan cazib bir üslûbdur. Bedîüzzaman Said Nursî, bir müfessir-i Kur’ân olmakla beraber asrımızın en büyük edibi ve kuvvetli bir beliğidir. Fakat lafzın gösteriş ve tantanasına değer veren ediblerden değildir. Bilakis en fazla mânâya ehemmiyet ve kıymet verip, lafzın hatırı için mânâdan fedakârlık yapmayan, elbise için vücuddan kesmeyen bir müelliftir. O, zâtına has ve gayet müessir ve gayet cazibedar bir üslûb-u beyana sahibdir. Bunun için Nur Risalelerinde Kur’ân ve iman hakikatları en berrak ve en mükemmel, en cazib ve en müessir bir tarzda izah ve isbat edilmiştir. Risale-i Nûr câmi’ hakikatlar ve veciz sözler hazinesidir; bir cümlede bir sahifelik, bir sahifede on sahifelik, bir risalede bir kitablık mânâ ifade eden ve câmiülkelim hususiyetine mâlik olan bir şaheserdir. Bunun içindir ki: Dersleri çok tesirlidir ve gayet nafizdir.“ (Gençlik Rehberi, Konferans)

 

Mes’elenin şu vechini de nazarınıza vermemiz lâzımdır ki;

Böyle bir mes’elede en hakikî söz sâhipleri, en başta eserlerin müellifi Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri, sonra vârisleri (ki isimlerini kendisi eserine yazdırmıştır) ve sonrasında da Risale-i Nûr’a sâhip çıkan ve hayatının ve hizmetinin merkezine yerleştirmiş olan hakikî talebelerinin “meşveret” kararıdır. Yoksa bir fırka çıkıp, üstelik Risale-i Nûr merkezli hizmet etmediği halde yâni hizmetinin merkezine Risale-i Nûr’ları ve müellifi Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerini koymadığı halde, eserler üzerinde tasarruf etme gibi bir yetkiyi, herkesin fevkinde kendinde görmesi ve bu hususta diğer Cemaatler ve Risale-i Nûr ile hizmet eden has talebeleriyle meşverete ihtiyaç duymaması ve kendi başına teşebbüsü, kat’iyyen İslâmiyet noktasında câiz değildir. Lâkin eser üzerinde fikri ve görüşü alınması icâp eden daha önde hak sahibi olanlar vardır, görmemezlikten gelinemez. Bu cihetle hem İslâmiyet noktasında, hem de “herşeyin en iyisini biz yaparız veya biz biliriz” gibi görünen bu ahvâllerin akıbetinden ve mes’ûliyetinden çekinmek, hatta titremek icâp eder.

Elbette bu sadeleştirme ve tahrif kapısını açan, kendisinden sonra aynı şeylere teşebbüs etmek için o açılmış kapıdan girenlerin ve ortaya çıkan başka başka tahrif ve tahrip edilmiş Risale-i Nûr’ların verdiği maddî ve mânevi zararları da, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ 4 sırrınca yüklenmesini ve amel defterlerine yazılmasını ve Risale-i Nûr’un sâdık dostlarının ve hizmetkârlarının da kendileri hakkındaki hoşnutsuzluğunu ve âhirette haklarında şekvâlarını kazandırmasına da sebep olur.

Hem bir vakit birkaç kişi demiş “Sadeleştirilmiş Risalelerden olumlu neticeler alıyoruz”,

Güneşin ziyasından birkaç rengini gösterip diğerlerinden mahrum etmek veya sadece bir-iki müzik notasını öğretip diğerlerinden yoksun bırakmak ile ondan memnun olanın yüzündeki tebessüm, yaptığınızın doğruluğuna bir delil olabilir mi?

Ders kitaplarındaki derinliği kaldırıp, basit ifadelere yer vermek, hakikatte o ilmin istifadesinden mahrum bırakmak değil midir? Ve okuyanın bilmemesinden dolayı yüzündeki tebessüm, sizlere nasıl “doğru yapıyoruz” dedirtebilir. Elbette güneşin bir rengini eline verip, diğerlerinden mahrum etmek bir mahrumiyettir. Elhâsıl, hakâik-ı imâniye adına onlar için bir iyilik değil, zarardır. Lâkin Risalelerin Kur’ân ile mânevi râbıtasını, iksirini, te’sirini kırmaktır, ayırmaktır. Ve o nesil, mahdutlandırdığınız anlam daralmasına hapis edilmiş olur ve ruhunun ve kalbinin gıdasını da tam alamayacağından daimi mahrûmiyette kalır. Hatta “anladım, buymuş” diyerek eserleri kütüphanesinin raflarına terk edebilir gibi azim bir tehlikeyi de o kişinin âhireti hakkında açar.

Sadeleştirme için Risale-i Nûr’dan getirilen delile cevap :

Bu hususta delil olarak Kastamonu Lâhikasından gösterdikleri ilgili yeri buraya aktarıyoruz.

Sâniyen: Burada lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem’a’nın İsm-i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem’ası hâtimesine kadar, Âyet-ül Kübra’nın evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine giren herbir misafir…” diye başlayan Birinci Makam’ın başından -ilham, vahiy mertebeleri hariç kalıp- tâ onsekizinci mertebe olan kâinatın hudûs hakikatı tâ imkâna kadar, yeni hurufla, bir ihtar-ı manevî ile izin verdik. Daktilo (el makinası) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp, yeni hurufla, ehl-i inkâra onikilik top güllesi gibi atabilirsiniz.” (Kastamonu Lahikası, Envâr Neşriyat, sh:147-148)

 

Bu hususta iki hususu nazara vermeden önce evvelâ,

İlgili risalenin yeni huruf ile yazılması bir sâdeleştirme, basitleştirme değildir, Osmanlıca harflerin lâtinî huruf ile yazılmasıdır. Kelimeler aynıdır, mânâlar aynıdır.

İki hususa gelince ise,

Birincisi: Abdulkâdir Badıllı ağabey, bu mektup ile ilgili olarak Üstadımızın yalnızca bir defaya mahsûs olarak izin verdiğini çok defalar kendisi beyân etti. Bedîüzzaman Hazretlerinin bizzat yanında bulunan ve bu olayları bilen biri olarak ifâdesi doğruluğuna yeterli değil mi?

İkincisi : Kastamonu Lâhikasının te’lif tarihleri ne zaman?

Kastamonu Lahikası te’lif tarihleri : (1936 – 1943)

Peki, Üstadımızın Risale-i Nûr’ları yeni türkçe ile yazılmasından Ahmet Feyzi Kul abimizi ve Necip Fâzıl’ı men etmesi ve izin vermemesi hangi tarihlerde vuku’ bulmuştur?

1949 ve sonrası…

Demek, Kastamonu Lâhikasındaki o mektup olayından sonraki yıllarda cereyân eden bu nev’deki girişimlerin tamamı, men edilmiş ve tarih itibariyle de en son müsaade edilmediği şeklinde nihâyet bulmuş.

Ayrıca 1946 senesinde de İstanbul’da Şemsettin Yeşil sadeleştirme teşebbüsünde bulunmuş, Bedîüzzaman’ın ikâzı ile durdurulmuş.

Ayrıca 1949’da Afyon hapsinde Ahmet Feyzi Kul abinin (Risale-i Nûr’un manevi avukatı) Hz. Üstad’a yazdığı mektupta Nurların sadeleştirilme ile neşrine izin ve müsaade istemesine mukâbil, Hz. Üstad’ın müsaade vermemesi ve reddetmesi ile birlikte hapishanede iken ayrıca yazdığı bir küçük pusulanın orjinalini Abdulkadir Badıllı ağabey arşivlemiştir.


Hz. Üstadın kendi yazdığı el pusulası

“Ceylan bu mahremdir. Bak, sonra yırt! Ben mânevi bir ihtara binaen, bir pusula Feyzi’ye yazdım. Sen onu gördün mü? Sen anlaki o ne ile meşgûldür. Bir cevap vermedi. Başka lüzumsuz şeyleri yazmış, “Nurları bir mecmua ile neşredeceğiz” gibi mânâsız bir şeyler yazdı. Sakın Şemsi gibi Nurları tağyiretmesin.”

1949 yılında cereyan etmiş bu hadise de, Üstadımızın talebelerinden Ahmet Feyzi Kul abimiz, Risale-i Nûr’ları yeni nesil anlamıyor, sadeleştirelim, yeni türkçe ile yazalım demesine ve gelip bunu uzun uzun Üstadımıza anlatmasına mukâbil, Üstadımız bunu kat’iyyen kabul etmiyor. Ve cevaben “Ancak o zaman benim imzâmı değil, kendi imzânı atarsın” diyor.

Ve yazdığı pusulaya dikkat ederseniz, “Mânevi bir ihtara binaen” diyerek başlamış, demek böyle bir teşebbüs mânen kabul edilmemiş ve ihtâr ile men edilmiş.

Bu mektubun ilgili diğer bölümü:

“Nur’un metni, izaha ihtiyacı olsa da, hem su-i istimale kapı açılır, muârızlar istifade ederler. Herkes senin gibi muhakkik, mudakkik olmaz, yanlış mânâ verir, bir kelime ilave eder. Ehemmiyetli bir hakikatı kaybetmeye sebep olur. Tashihatımda böyle zararlı ilaveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor, bir parça dikkat ve te’enni ister. Belki bunun da bir faidesi, bir hikmeti var.” Said Nursi

Ve daha sonra 1950 ve 51’lerde merhûm Necip Fâzıl Kısakürek’in “Büyükdoğu” mecmuasında Nurları sadeleştirip neşrettiğinde, Bedîüzzaman Said Nursi Hazretleri, kendi yanındaki Zübeyr ve Ceylan ağabeyleri o neşriyâtını durdurmak yolunda harekete geçirmiştir. (Not: Necib Fazıla gönderilen mektuplar, Üstâdımızın Urfa’ya göndermiş olduğu hususî kitabları arasında mevcuttur. Bu kitaplar Abdulkadir Badıllı ağabey’de mevcuttur.)

Ve yine 1955’te ise talebesi “Hüsrev Altınbaşak’a Üstad tarafından, eski eserlerinden olan meşhûr Muhâkemat gönderilmiş. Hüsrev abi ise, Hazret-i Üstâd’ın bazı risale ve mektuplarında varid olmuş olan ‘Tanzim edebilirsiniz, ıslah edebilirsiniz’ gibi zahirde selâhiyet verici beyanlarına dayanarak, Muhâkemat eseri bazı tasarruflarda sadeleştirerek mumlu kağıda yazmış ve Üstâdına arzetmek üzere göndermiş…

İşte, buradan itibaren; Üstâdımızın hizmetkârlarından olan Mustafa Sungur Ağabeyi dinliyoruz, der ki: Muhâkemat mezkûr tarzıyla Üstâdımıza geldiğinde, Üstâdımız bizleri yanına çağırdı ve buyurdular ki: Şimdi Hüsrev’in yaptığı şu tasarrufları ile benim ifâdelerimdeki murâd ve mânâlar arasında siz hakem olun. İşte ben şurada şunu murâd etmişim… Burada bunu kasd etmişim. Bakınız, Hüsrev ise, başka birşeyler yazmış… Soruyorum size, hangimizin ki doğru?… Bizler tabiiki (açıkça anlaşıldığı ve görüldüğü için), Üstâdımızınkini doğru bulduğumuzu söyledik.

Üstâdımız bizimle beraber mezkûr mukâyeseyi yaptıktan sonra, bizlere demişti ki: ‘Yapılan şu tasarruf gibi şeyleri Risale-i Nûr’da gördüğünüz zaman titremeliydiniz!.’ Ve sonra, Hüsrev Abiye herhangi bir şey söylemeden, başka bir işi ona yolladı ve gösterdi.. Ve Muhâkemat teksirini de durdurdu.“ ~Mufassal Tarihçe­i Hayat, Abdulkadir Badıllı (Not: Muhâkematın tasarrufa uğramış o kısmının bir fasikülü Abdulkadir Badıllı ağabey’de mevcuttur.)

Bu hâdiseler Kastamonu Lâhikasındaki olaydan sonra vuku’ bulmuştur ve tâbiri câiz ise önceki nesh edilmiştir.

Bir de lâhikalardan başka deliller getirmeye çalışanlara da cevap verelim:

“Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin’in suali ve ilhahlarıyla bazı bîçarelerin imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu mes’eleye dair yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Kusura bakmayınız, bu fıkrada tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.” (Kastamonu Lahikası)

 

Deniliyor ki, “bu mektuptan da anlaşıldığı üzere Bedîüzzaman Hazretleri de tashih yapıyor ve bâzı talebelerine de yaptırıyormuş. Demek ilhâmla yazılmış olsa da kendisi veya talebeleri düzeltme yapıyorlarmış. Buna benzer başka mektuplarda var. Bizde yapabiliriz…”

En evvelâ yukarıda izâh ettiğimiz Hüsrev ağabey ile olan hâdiseyi yeniden hatırlattıktan sonra, deriz ki:

Kim veya kimler yapıyor bu tashihi?

Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin kendisi.

Ve talebelerinden kim yapmış ve kaç defa yapmış?

Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin müsaade ettiği bâzı talebeleri yapmış ve en son hâlini de yine kendisi tashih etmiş. Yoksa her eline kalem alan düzeltme yapmış değil.

Peki, şimdi sadeleştirmeye çalışanlar bu yetkiyi kimden almış ve onlara bu yetkiyi kim vermiş?

……………………

Öyle ya, Bedîüzzaman Said Nursi Hazretleri kendine ve Risale-i Nûr’lara vâris olarak atadığı isimleri açıkça Emirdağ Lâhikası’nda zikrettiği halde, vâris statüsünde olmayan ve kendilerine Bedîüzzaman tarafından yetki verilmeyenlerin el uzatması hukûken, dinen, edeben , vicdanen, insâfen neye karşılık geldiğini vicdanlara havâle ediyoruz.

Risale-i Nûr, bu nev’deki teşebbüslere karşı bize nasıl bir yol haritası veriyor:

Bedîüzzaman Hazretlerinin vâris ve talebelerinden Said Özdemir ağabey bizzat anlatıyor;

“Gidiyorduk, Bedîüzzaman Hz.’leri aşağı iniyordu. Kıbleye dönüyor ve karşıya bakıyor. O söyler, biz yazarız, o söyler biz yazarız. Bir saatte bir kitap biter. Der: “Kardeşim burası biraz karışık oldu, fakat değiştirmeye izin yok” diyordu.”

“Kur’ân’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur’ân’iyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.” (Mektubat) 

“Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me’zun değiliz!” (Mektubat)

“Hem yazdığım vakit, irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeği muvafık görmediğim için bir parça fehmi işkal edecek bir vaziyet aldı.” (Şuâlar)

“Aziz kardeşim, yazılan galib Sözler ve Mektublar; ihtiyarsız, def’î ve ânî bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevab versem; sönük düşer, noksan olur.” (Mektubat) 

“Kalbe fıtrî bir surette gelen hatıratı, san’atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkikata lüzum görmedik.(Lem’alar)

Resail-in Nur’un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor. Bu dokuz berâhine şimdi ihtiyac-ı hakikî kalmamış ki, te’life sevkolunmuyoruz.” (Kastamonu Lahikası)

“Maatteessüf ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikatlar yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler. (Kastamonu Lahikası)

“Hem te’lif, ihtiyarımız dairesinde değil. (Kastamonu Lahikası)

“Tenbih: Yirmialtıncı Mektub’un dört mebhası, birbiri ile münasebetdar olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın on mesaili dahi birbiriyle münasebetdar değildir. Onun için, münasebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış.(Mektubat)

“ALTINCI DEVA: {(Hâşiye): Fıtrî bir surette bu lem’a tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki deva yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık, belki bir sır vardır diye değiştirmedik.} “ (Lem’âlar)

 

Dikkat ediniz ki; Yirmibeşinci Lem’a, “Yirmibeş Devâdır” diyerek başlanıp, “Altıncı Devâ” yazıldıktan sonra bir “Altıncı Devâ” daha yazılmış, yâni yedinci yerine iki tane “Altıncı Devâ” gelmesine mukâbil yukarıdaki hâşiye düşülerek “{Hâşiye:} Fıtrî bir surette bu Lem’a tahattur ettiğinden, Altıncı Mertebede iki devâ yazılmış; fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık; belki bir sır vardır diye değiştirmedik.” diyen ve sıralama sayısını dâhi değiştirmeyen, kalem karıştırmayan bir hikmet ve sır, elbette müellifinde ve müellifinin etrafındaki has talebelerinde saklıdır ki, bu hâşiyeyi yazıp bu şekilde bırakmışlar!

O halde diğer abilerin yaptıkları tasarruflar, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ma’lûmatı ve izni dairesinde cereyan ettiğine de bir delil oluyor.

Elhâsıl, bu tahrif mes’elesinde son sözümüz,

Risale-i Nûr karşısında bilâ-istisnâ herkes talebe mesâbesinde ve mevkiindedir.Bir eserde daha kendisi tâlim görmeye muhtaç bir talebenin, o kitabı anladığı kadar olan izâhından mı istifâdeye çalışıp kendimize rehber ve mürşid tercih etmeli, yoksa eserin kendisi ve aslını mı rehber ve mürşid olarak tercih etmeli. Elbette izâhlar bizi esere yaklaştıran birer âyinedir. Fakat iş izâh etmekten çıkarılıp, tahrif ve bozmak ile eserin asıl metinleri, cümleleri tağyir edilse, değiştirilirse, daha o eserden hakikî mânâda bir istifâde, fâide ve feyz alınamaz.

“Nurlar, sadaka-i makbule misillü belaların def’ine bir vesiledir, ne vakit Nurlara hücum edilse, musibetler fırsat bulup gelirler.” (Şualar)

diye bilmeli, titremeli…

Evet, Risale-i Nûr Külliyatı; müellifi Hz. Bedîüzzaman Said Nursi tarafından, vârislerine ve sâdık talebelerine emânettir. Bu emânet kendisine lâyık bir mes’ûliyetle hareket etmeyi elbette bizden bekler. Lâkin,

“Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler’i (Risale-i Nûr’u) kendi malı ve te’lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.” (Mektubat)

İstifâdeyi Cenâb-ı Erhamürrahimin’den (cc) diliyoruz.

Ersin Miman

—————————-

1 : İlham başkadır, vahiy başkadır. Vahiy; yalnızca Peygamberlere (AleyhimüsSelâm) gelir. 

2 : “Kim birşeyi samimiyet ve ciddiyet ile isterse, ona kavuşur” demektir.

3 : Aziz, sıddık kardeşlerim ve vârislerim!

Başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten oniki {(*): Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillo’lu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sâlih.} (Envar neşriyat, Emirdağ Lahikası-1, sh:136 )

4 : “Sebep olan yapan gibidir” (Tirmizî)

Bir cevap yazın