“İzâhât, Cemaati Şahsa Bağlar, Kitaba Bağlamaz” deniyor? -3

Loading

Evet, demiştik ki; bütün bu delîller tahtında, “İzâhât, Cemaati şahsa bağlar” ifâdesinden murâdın ne olduğunu yeniden düşünmek lâzım geliyor. Mâdem selâhiyet sâhibi olanlar yapıyor ve yapabilir, o vakit problem; selâhiyet sâhibi olmayanlarda başlıyor..! Bunu ayrıştırabilmek için selâhiyet sâhibi olanları nasıl anlar ve tanırız buna temâs edeceğiz.

SELÂHİYET SÂHİBİ OLMAK VE İZÂHIN KEYFİYYETİ

‘Nur’un Büyük Kumandanı, Zübeyir Gündüzalp’ kitabından Hamdi Sağlamer anlatıyor :Bir keresinde Karadeniz’i dolaştıktan sonra Ankara’ya gelmiştim. Zübeyir Ağabey de İstanbul’dan gelmişti. Orada Türkmenoğlu ve Fırıncı Ağabeyin de olduğu bir sırada, kendisine bir soru sormuştum: ‘Siz, Konferans’ta <Risâle-i Nurların izaha ihtiyacı yok, Risale-i Nurlar kendi kendini izah eder> diyorsunuz. Hâlbuki bazı yerlerde dinleyenlerin anlayabilmesi için izaha ihtiyaç hissediyoruz. Hem Üstad, Mektubat’ta ‘Risale-i Nur dairesine giren allâme ve müçtehitler de olsa vazifeleri yalnız bu derslerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir’ diyor. Demek şerh ve izaha müsaade var’ dedim. (Şerh ve izâha müsaade var denmesine Zübeyir Ağabey’den i’tirâz gelmediğine de ayrıca dikkat)

Bunun üzerine (Zübeyir Ağabey) bana:

‘Kardeşim, sen imanî bahislere ait başka kitap okudun mu?’ dedi. Ben de:

‘Hayır, ben Risale-i Nur’dan başka bu hususta kitap okumadım’ dedim.

‘(O da) O zaman senin yaptığın izah, zaten Risale-i Nur’un kendi kendini izahıdır. Zira okuduğun bir yeri, yine Nurlardan okuduğun başka bir yerle izah ediyorsun. Bunda bir beis yok’ dedi.” Yâni, yine Risâle-i Nûr’dan aldığın derslerle izâh etmiş oluyorsun, denilmiş..

Aynı kitaptan bir başka nakil, Dr. Macit Türkmenoğlu anlatıyor :Biz o zamanlar dersin açıklanmasına karşı idik. Fatih’te Halil Küçük’ün evinde bir ders olmuştu. Prof. Dr. Servet Armağan ders okuyordu. Ben içimden onu yadırgamıştım. Fakat kendisine bir şey söylemedim. Ertesi gün Zübeyir Ağabey beni görünce tebessüm etti ve sanki içimdeki kızgınlığı okur gibi bana, ‘Bak kardeşim Servet Bey ne güzel açıklama yaptı…’ diyerek beni dengeye getirmek istedi. Müthiş bir eğitimciydi. Sizin yanlışınızı direkt olarak söylemez, başkasındaki bir örnekle bağlantı kurar, dolayısıyla size ders verirdi.

Aynı kitaptan Ahmet Emin Dernekli anlatıyor :Derslerden sonra bazen birine ayakta şevkle iki saat anlattığım olurdu. O da dinlerdi. Fakat bu durumun uygun olup olmadığını Zübeyir Ağabeye sordum. Şöyle dedi: ‘Kardeşim, anlattığında dinliyorsa anlat, okuduğunda dinliyorsa oku, devam et.’

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Anlatıyor : “(Derste yapılan izâh esnâsında) Sungur Ağabeyin yüzüne bakmak kâfidir. Eğer, yüzünde bir gülümseme, bir inşirah varsa yapılan açıklamadan hoşnut olduğu anlaşılır. Ama yüzü asılıyor ve kararıyorsa o izah Risale-i Nur’un ruhuna aykırı gidiyor demektir. Hatta bazen (Mehmet) Kırkıncı Hoca’mın yaptığı uzun izahlara bile, ‘Yeter hoca bu kadar’ dediğini hatırlıyorum. Ben de haddimi aşarak eskilerin haşviyat dedikleri izahlara daldığım zaman, Sungur Ağabey’in canı sıkıldığını, başını öne eğdiğini görmüşümdür. İşte Risale-i Nur’un şerh ve izahı noktasında Sungur Ağabey’in Nur’da fani bu hali….” (Üstad’ın Manevî Evladı, Fena Fi’n-Nur, Mustafa Sungur, Nesil Yayınları)

Önemli bir hatırlatma: Dersi okuyan kişide olması gerekenler nedir diye bir değerlendirme yapmıyoruz, izâh mes’elesinde selâhiyet sâhibi olmak adına birkaç husûsu kısadan paylaşıp devâm edeceğiz zirâ, bu mes’elede belki ayrı bir makâle yazmak icâb ediyor.

İzâh mes’elesinde selâhiyet sâhibi olmak ise, o mes’ele veya mevzû hakkında (mâbeynimizde Risâle-i Nûr ve hakîkatleridir) yetkili olmak demektir ki, en azından; Risâle-i Nûr’un tamâmına ve bilhassa okunan bahse ve konuya tam vâkıf olmak yâni Risâle-i Nûr’un künhünü özümsemiş ve izâh edilecek mes’eleyi risâlelerin bütünlüğüne olan vukûfiyeti ile bilen ve gerektiği vakit sâir risâlelerden yâhut hâfızasından tamamlayabilen, doğru temâs edebilen ve izâhatlarını risâlelerden aldığı dersler ile beyân edebilen ve yerinde misâller ile tekmîl edebilen ve yaptığı izâhlarda gereksiz uzatmalara girmeyen, okuduğu risâleden daha fazla konuşmayan, konu bütünlüğünden uzaklaşmayan, uzaklaştırmayan ve hissiyatını kontrol edebilen ve dersi kendi nefsine okuyan hâlis, muhlis hakîki Nûr Talebeleridir.

Ve ulûm-u dîniye tahsîli bulunan bir Nûr Talebesinin ise, hele hele Tefsîr, Hadis, Fıkıh, Sarf ve Nahiv, Mantık, Belâgat vb. ilimleri bilip de bu ilmî tahsîlini ve birikimini Risâle-i Nûr havuzunda eritip kuvvet verecek tarzda, risâlelerin uslûbuna ve tarzına da muvâfık bir sûrette izâh ve beyânları ise çok daha menfaatli ve maslahatlı olabilir. “Risâle-i Nûr dâiresinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofi-meşreb zâtlar, onun cereyânına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak…” (Kastamonu Lâhikası) ile Cemaat için ufukları açan, kavramayı kolaylaştıran bir mâhiyet kesb edebilir. Nitekim Mehmed Feyzi Efendi de aynı husûsa temâs ederek “Risale-i Nur’la beraber Fıkıh, Akaid, Siyer, Tefsir ve Hadis ilimlerini bilenler, Risale-i Nur’u daha iyi anlarlar.” (Bedîüzzaman’ın Sır Kâtibi, Mehmed Feyzi Efendi, Nesil Yayınları) demiştir. Hem bilhassa bu zamanda yapılan taarruzlara karşı bu mâhiyetteki Nûr Talebelerinin, Kur’ân ve Sünnet’den de delîller getirmek sûretiyle yapacakları Risâle-i Nûr ile izâh ve müdafaalarının, fevkalâde fâideli olacağını düşünüyoruz.

Hem Nisâ Sûresi 58.âyette “Muhakkak Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor…” demesiyle, kürsünün de selâhiyet sâhibi olan ehillere verilmesi lâzım geldiğini hatırlatıyoruz. Demek kürsüye oturacak zevâtın tesbîti önceden yapılabilmeli..

Hoşlanmadığımız izâh tarzlarına gelince, Mecelle’de de beyân edildiği üzere ‘su-i emsâl, misâl olmaz’ diyerek, birkaç yanlışı gösterip, izâh ve şerh edenlerin tamâmını ve bu makâlemizin ilk bölümünde zikrettiğimiz ağabeyleri ve nice zevât-ı kirâmı ve bu husûstaki ilmî çalışmaları ve neşriyatları susturmaya çalışmayı kat’iyyen doğru bulmuyoruz.

KISMÎ BİR KIYAS

Hem nasıl ki, mektepli gençlerin Osmanlıca okuyamamalarına mukâbil lâtinî hurûf ile risâlelerin yazılmasına mânevî ihtâr ile izin çıkmış – ki; okuyabilmelerine ve anlayabilmelerine vesîle olsun ve yine aynı şekilde Hazret-i Üstâd’ın, Mesnevî-i Nûriye ve Arapça İşârâtü’l-İ’câz eserinden pek kısa okuduktan sonra saatlerce izâh ve şerh etmesi, hem “Onuncu Söz’ü okurken saatler geçmiş. Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas Cevher Nur’u onların anlayabileceği şekilde izah ederken çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum.” Lem’alar ( 278 ) gibi bahisler de gösteriyor ki; muhâtâbın ihtiyâcına göre istifâdesine çalışmak lâzımdır, elzemdir.

İşte Zübeyir Ağabeyin kendi sesinden olan derslerindeki izâhâtleri, hem kendisinin ‘selâhiyet sâhibi olmak kaydı’ ile demesi, işte Mehmet Kırkıncı Ağabey’e ‘Sen Selâhiyetlisin’ demesi ve kendisinden de izâhât istemesi ve hâsılı makâlemizin başından itibâren kaydettiğimiz yaklaşık yirmi ağabey ve diğer tüm delîller ve nakiller de dâhil; ‘şerh ve izâh ve tefsîr’ yapılamaza dair kat’i bir hükmün bulunmadığını açıkça gösteriyor.

Kur’ân-ı Azîmmüşşân’da Cenâb-ı Hakk cc “Dinimi kemâle erdirdim” dediği ve Kur’ân hakkında da apaçık bir kitaptır diye beyân ettiği halde,  yüzbinler tefsîrlerin yazılması ve ehl-i Sünnet’in bu tefsîrleri müdafaa etmesi ve Kur’ândan süzülmüş ve Kur’ân’ın malı olan Risâlelerin de aynı mâhiyette olması ve yine Kur’ânın “hiç düşünmez misiniz?”, “hiç akıl erdirmez misiniz?” âyetlerinin de ihtarıyla ve buraya kadar kaydedilen delillerin ve alâmetlerin de tahtında, Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.” (Muhakemat) dersinin de ihtârıyla, ‘izâhat yapılamaz’ a dâir nakillerin; makâlemizin başından itibâren kaydettiğimiz delîllerin bütünlüğü karşısında te’vil edilmesi lâzım geldiğini anlıyoruz.

Evet, yapılamaz olan; Risâle-i Nûr’un isbât ettiği mes’eleleri, yeniden ve farklı tarzlarla isbâta çalışmaktır.

Eğer biri, dâiremiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izâh hâricinde birşey yazsa; soğuk bir muâraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki: Risâle-i Nûr eczâları, Kur’ânın tereşşuhâtıdır” (Mektûbât) Yoksa, risâleler zâten izâh etmiş, başka izâh olmaz değildir. Şerhlerin de şerh edildiği ve hatta şerhlere hâşiyeler yazmak ile nice yeni eserler yazıldığı ehl-i ilim tarafından iyi bilinmektedir.

AYRIŞTIRMALAR VE İTHÂMLAR

Buraya kadar izâh ve şerh mes’elesine dâir müsbet ve olumlu bakanların dayandığı, isnâd ettiği delîlleri zikrettikten sonra, bu kardeşlerimizin kendi kafalarına göre hareket etmediğini artık anlıyoruz.

Fakat, buna rağmen okuduğu risâleleri farklı yorumlayan veya farklı düşünen kardeşlerimiz de olacaktır, nasıl ki,İnsanların tabakâtına göre birtek âyet, müteaddit vücuhlarla, herbir tabakanın fehmine göre bir mânâ ifâde ediyor (Mektûbât, Yedinci Mektûb) deniyor, aynı şekilde bütün beşeri de bir fikirde ve bir mânâda toplamak mümkün olmuyor. Bütün maksadları ve gayretleri yalnızca lillah için olan umûm Nûr Talebelerinin bu mes’elede fikren ve kalben hangi taraf olursa olsun, diğer bir kardeşini tenkîd etmesi, tahkîr etmesi asla tasvîb edilemez ve hakîki bir Nûr Talebesinin vasfı değildir. Zirâ, ne uhuvvet risâlesinde, ne ihlâs risâlesinde, ne de sâir bahislerde bu nev’den bir teşebbüse kat’iyyen müsaade edilmediği açıkça zikredildiği halde…

Ne demek bir kardeşini sadâkâtsizlik ile ithâm etmek!

Ne demek karşındaki kardeşini hâinlik ile ithâm etmek!

Ve nasıl olabilir tahakkümvâri bir uslûb ile kardeşine karşı konuşmak!

Makâlemizin başında kaydettiğimiz ağabeylerin de izâh etmeleri veya izâh edenleri memnûniyet ile dinlemeleri karşısında, bu ithâmlar onları da sadâkâtsizlik ve hâinlik ile ithâm etmek hükmünde olur ve ucu onlara kadar gider dayanır. Nasıl bir yanlıştır, ne acib bir durumdur uyanalım, uyandıralım..

Hem ‘izâh edenler, indi İlâhî’de mes’ûl olacaklar’ diye yazıp çizenler, konuşanlar ve paylaşım yapanların bilmesi lâzımdır ki; mes’ûliyetin tanımları ve şartları Kur’ân’da, Sünnette ve Fıkıh’ta beyân edilmiş. İsbâtını yapamayacağımız iddiâları savurmamalı. Hem mâdem ameller de niyetlere göredir. Hem mâdem kimse kendi kafasına göre değil, lillah için ve bunca kaydedilen delillerin ışığında hareket ediyor ve etmiş. O halde bu kardeşlerimize karşı menfî tavırlar, üslûblar, ithâmlar asıl mes’ûl edebilir, buna çok dikkat edelim.

Şu bahsi de hatırlayalım:

Hak nâmına, hakîkat hesâbına olan tesâdüm-ü efkâr ise; maksadda ve esasta ittifâk ile berâber, vesâilde ihtilâf eder. Hakîkatın her köşesini izhâr edip, hakka ve hakîkata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış nefs-i emmare hesâbına hodfüruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesâdüm-ü efkârdan bârika-i hakîkat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünki maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının Küre-i Arz’da dahi nokta-i telakisi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihâyetsiz müfritâne gider. Kâbil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir.” (Mektûbat)

O vakit değil yalnızca bu mes’elede, sâir her türlü mes’eleler de dâhil, hak nâmına hareket edenin vasfı odur ki; yalnızca Allah rızâsını düşünsün ve yalnızca hakka ve hakîkate taraftar olsun ve isnâdlarını ve delîllerini ortaya koyduktan sonra müzâkereye teşebbüs etsin ve yalnızca ilmin lisânıyla konuşsun yoksa sussun..!

Abdulkadir Badıllı Ağabey’de:İslami gruplar ve nur cemaatleri arasındaki metod farklılığının rekabete ve gıybete yol açmaması gerektiği, temel meselelerde herhangi bir çatışmanın olmadığını ve herkesin fıtratına uygun hizmet metodunu seçtiğini “ söylemiştir. (Bknz : https://www.risalehaber.com/risale-i-nur-ve-bediuzzamanda-hep-umit-ve-mujde-gordum-221780h.htm)

Demek, tek hak benim mesleğimdir denilemeyeceği gibi, tek hak benim fikrimdir, benim görüşümdür veya tek hak benim anladığım gibidir – de denilemez..

Hak mezheplerin imamları, birbirine farklı ve muhâlif içtihadda bulundukları mes’elelerde dahi birbirlerine karşı dâima saygı göstermişler ve birbirlerini reddeden yâhut sadâkatsizlik ile ithâm eden bir üslûb ve ahvâl içinde olmamışlardır. Rakîbâne bir  vaziyete girmemişlerdir. Zirâ, birbirine muhâlif içtihâdları da olsa, mâdem nefislerine göre hükmetmemişler yâhut delîlsiz, mesnedsiz bir tarzda hareket etmemişler, o vakit elbette hepsi haktır, zâten onlar da bunu tam idrâk etmişler.

İmâm Mâlik:Ben bir beşerim. Bâzen hata, bâzen de isâbet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihâdımı inceleyiniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız kabûl ediniz, bulmazsanız reddediniz” demesi bizlere ne güzel bir rehber ve pek hakîkatli bir derstir.

Kardeşlerimize karşı nasıl hareket etmemiz gerektiğini bizlere ders veren başta Uhuvvet ve İhlâs risâlelerinin dikkatle mütalaa edilmesi lâzım geldiğini, önemine binâen birbirimize hatırlatalım.

Ayrıca, medrese-i nûriyelerdeki büyüklerin ve ağabeylerin yâhut sözü dinlenen mûteber kardeşlerin, bu mes’elelerde cemaati uyarmaları ve bu nev’deki fitnelerin önüne geçmeleri lâzımdır. Bilhassa sosyal medya üzerinden pek sert ifâdelerle bir takım paylaşımlar yapılıyor, müşâhede ediyoruz. Bu ateşi söndürmemiz icâb ediyor. Hem önümüzdeki ittihâd-ı İslâm, hem Nûr Talebelerinin istikbâldeki sâir vazîfeleri; uhuvveti, tesânüdü ve ittifâkı iktizâ ediyor. “Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.” (Mektûbat)

Hâsılı, Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihâd-ı İslâmdır.” (Dîvân-ı Harb-i Örfi)

Şimdi bizlerin buna çalışması lâzımdır..

4. Bölüm için tıklayınız….

Ersin Miman