Mevlânâ, Bedi’, Seyyid gibi isimler kullanılabilir mi ?

 883 total views,  1 views today

Mevlânâ, Bedi’, Seyyid gibi isimler kullanılabilir mi ?

Cenâb-ı Hakk (c.c.) için kullanılan Mevlâ, Seyyid, Bedî gibi sıfat ve ünvanların bir beşerde istimâli olmaz, kabul edilemez denilerek itiraz ediliyor.

Bu hususta söylenen ve yazılanlara ilâveten, deliller zikretmek sûretiyle bir izâh ve cevap olması kastıyla kaleme alındı. Hem kuşkuya düşen zihinlere ve kalplere de bir hüccet olması niyetiyledir.

Evvelâ mûteber ve kabûl görmüş lûgatlardan mânâlarını kaydedelim, sonra konuyla ilgili hadislere ve nihâyetinde de bizlere yol gösterecek olan bâzı âyetlere bakalım… Mevlâ ve Seyyid gibi bâzı kelimeler vardır ki, hangi niyetle ve nasıl kullanırsanız, o mâhiyete girer.

Mevlâ kelimesinin lûgat mânâlarını yazıyoruz:

‘El-Beyan’ Arapça Türkçe Büyük Sözlük, 2006, sh: 2236
الْمولى (el-Mevlâ): 
1. Efendi, Mâlik 2. Köle 3. Âzâd eden 4. Âzâd edilen 5. Nimet veren 6. Nimet verilen 7. Seven 8. Arkadaş, dost 9. Komşu 10. Ortak 11. Konuk 12. Oğul 13. Amca 14. Amca oğlu 15. Yeğen 16. Yakın hısım 17. Akraba 18. Velî ve tâbî 19. Yardımcı

‘Kâmûs-ı Türkî’, Şemseddin Sâmi :

مولا (Mevlâ): 
1: Sâhib, Mâlik, Efendî, Velî ni’met. 2: Âzâdlı, Âzâd olmuş köle. 3: Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri : Mevlâ Hakkı için 4: Velî, bir işe karışmağa hakkı olan adam.

مولانا (Mevlânâ): 
“Mevlâ” ile “Nâ” zamir mütekelliminden merkûb olup, lafzen efendimiz demektir. 1: Bazı büyük âlime ve meşâyihe verilen ünvandır : Mevlânâ Celaleddîni Rûmi ; Mevlânâ Câmî 2: Hitabta yâhu makamında kullanılır : Şu kitabı alıyor Mevlânâ.

Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgatta (Ferit Devellioğlu) yukarıdakilere ilâveten “’Hazret‘ mânâsına kullanılan bir hitap” der.

ve Osmanlıca – İngilizce Redhouse Büyük sözlükte ise “1. God 2. Master, lord, patron” (üstad, efendi, sâhip vb.) mânâlarını yazar.

Lûgât mânâları açıkça ortaya koyuyor ki, Mevlâ kelimesinin farklı mânâları ve kullanım alanları vardır.

Elbette biliyoruz ki, lûgatlar; kelimelerin geçmiş asırlardan günümüze kadar intikâl ederek gelmiş genel mânâlarını, örfi ve/veya ıstılâhî mânâlarını da bildiren eserlerdir ve mûteber, kabûl görmüş lûgatlara elbette itibâr edilir.

Mevlâ kelimesinin bilhassa (köle) âzâd eden mânâsına, efendi mânâsına, velî ve tâbî ve bâzı ilim erbâbına lâkab olarak verildiğine de dikkat edelim.

Bu mânâları te’yid eden hadisleri kaydediyoruz.

 

Sahîh-i Buhârî; bu hadis Ebu Davud’da da zikredilmiştir.

حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، يُحَدِّثُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، أَنَّهُ قَالَ: ” لاَ يَقُلْ أَحَدُكُمْ: أَطْعِمْ رَبَّكَ وَضِّئْ رَبَّكَ، اسْقِ رَبَّكَ، وَلْيَقُلْ: سَيِّدِي مَوْلاَيَ، وَلاَ يَقُلْ أَحَدُكُمْ: عَبْدِي أَمَتِي، وَلْيَقُلْ: فَتَايَ وَفَتَاتِي وَغُلاَمِي “

“Sizden biriniz (Kölelerinize) ‘Rabbine yemeğini getir’, ‘Rabbine abdest suyunu ver’ demeyin. Bunun yerine ‘efendi’ (seyyid) ve ‘mevlâ’yı kullanın. ‘Kölem’, ‘câriyem’ de demeyin. Bunun yerine ‘kızım’, ‘oğlum’, ‘delikanlı’ deyin.” (Sahîhi Buhârî, Kitabü’l-ıtk)

Elbette münâsib olmasaydı, kat’iyyen tavsiye etmeyecekti Hz. PeygamberAleyhissalâtu vesselâm. Demek mevlâ ve seyyid kelimelerinin Ulûhiyet mânâsı ve kastı başka,kölenin sahibini kastetmesi ise tamamen başka. Hatta mânevî bir büyüğe hitâben kullanılması dâhi daha başka.

Sahîh-i Buhârî, Kitabü fezâil ashâbi’n-Nebiyyi sallallahû aleyhi vessellem :

وَقَالَ البَرَاءُ: عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَنْتَ أَخُونَا وَمَوْلاَنَا»

“el-Berâ, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den : ‘Sen bizim hem kardeşimizsin, hem mevlâmızsın dediğini rivayet etmiştir.”

Dikkat ediniz, bunu Allah’ın Resûlü Aleyhissalâtu Vesselâm söylüyor.

 

Bu mes’eleye örnek teşkil edeceğini düşündüğümüz iki âyeti de buraya kaydediyoruz.

هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. (O) Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir” (Haşir sûresi 23. Âyet)

 

Bu âyette Cenab-ı Hakk (c.c.) kendine ait vasıfları bildirirken, Mü’min ismini Kendisine, Zât’ına ait zikretmiş olduğu halde, Nûr sûresindeki şu âyet ile der ki;

قُلْ لِلْمُؤْمِنٖينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

“Mü’min erkeklere söyle……” (Nur sûresi 30. Âyet) diyerek Mü’min ismini kullarında imân ve ittiba etmiş erkekler için de zikretmiştir. Lâkin bizlerde kullanırız ve hadislerde de çok zikredilir, rastlarız. Demek Cenab-ı Hakk (c.c.) kendisi için zikrettiğini, kullarından bâzıları içinde zikrediyormuş.

Burası önemlidir ki; Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) zâtî ve subûtî sıfatları vardır. Subûtî sıfatları, kendinden başka yarattığı mahlukâtında da bulunabilir ve bu vasıf ile anılabilir, zikredilebilir. Burada Ulûhiyet kastı yoktur ve kimse de bu niyet ile zikretmez zâten kabûl de etmez.

Hem bu itirazlarla sahabeleri de tenkit hükmüne geçecek olmaktan edeben, hamiyeten, ilmen ve ümmeten kaçınmak lâzımdır.

Lâkin, “Sâlim Mevlâ Ebu Huzeyfe” nâmıyla meşhûr olmuş sahabe, bu isim ile çağrılırken ve yâd edilirken elbette diğer sahabeleri ve tâbiinleri rahatsız etmemiş ki, ismi “Sâlim Mevlâ Ebu Huzeyfe” olarak günümüze kadar gelmiş. Hem Bedir Ashâbından Mevlâ nâmını alan diğer sahabelerin de isimlerini buraya kaydedelim.

Seyyidüna Enes Mevlâ Rasülillah Muhaciri (r.a.),
Seyyidüna Temim Mevlâ Hıraş el-Hazreci (r.a.),
Seyyidüna Temim Mevlâ Beni Ganem bin es-Silm el-Evsî (r.a.),
Seyyidüna Habbab Mevlâ Utbe el-Muhaciri (r.a.),
Seyyidüna Sa’d Mevlâ Hatıb el-Muhaciri (r.a.),
Seyyiduna Sabiyh Mevlâ Eb’l-As el-Muhaciri (r.a.),
Seyyidüna Mıhça’ ibn’üs-Salih Mevlâ Ömer’ibn’ül-Hattab el­Muhaciri (r.a.)

Dikkat ediniz! Bedir ashâbı Cennetle müjdelenmişlerdir.

 

ElHâsıl: Başta Kur’ân’ı Azîmüşşan’dan zikrettiğimiz âyetler ve Peygamber aleyhissalâtû vesselâm’dan naklettiğimiz hadisler ve sahâbe-i kirâmın da isimlerinde barınması gösteriyor ki; istimâlinde, kullanılmasında mahzûr yoktur. Başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere günümüze kadar gelen ehl-i Sünnet âlimleri velev ki bir şirk veya sû-i edeb veya hodfuruşluk gibi ihlâsa tamamen zıt bir mahzûr bulunsa idi kat’iyyen kabul etmezler ve edilmesine de müsaade etmezlerdi. Yâni eğer gayr-i münâsip olsa idi, elbette onların nazarlarından kaçmayacak ve reddiyelerini sebebiyet verecek idi.

Mevlâ kelimesi üzerinden yaptığımız bu izâhatlar, Bedi’ ve Seyyid itirazlarına da cevâben yeterli olduğu halde, ehemmiyetine binâen birkaç nüansı daha nazarınıza vermeyi arzu ediyoruz.

Yukarıda mûteber ve kabûl görmüş lûgatlardan Mevlâ’nın mânâlarını kaydedip, sonrasında ilgili hadisleri ve bizlere de yol gösterecek olan bâzı âyetleri kaydetmiştik.

Bedî’ ve Bediüzzaman lakâbına dâir yazacaklarımıza geniş yer verebilmek için, Seyyid ile ilgili izâhı ilk yazımızın içeriğine havâle ediyoruz. Hem âyetlerde (Âl-i İmrân sûresi, 3. âyet ve Yusûf sûresi, 25. âyet), hem de hadislerde kesretle kullanılmış olması bize yeterli ve kat’i kanaat veriyor.

Bedî’ ve Bediüzzaman i’tirazlarına gelince ise; en evvelâ genel mânâlarını “bilmeyenler olabilir” diyerek kısadan aktaralım.

El-Beyan’ Arapça Türkçe Büyük Sözlük, ‘Kâmûs-ı Türkî’, Şemseddin Sâmi, Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ferit Devellioğlu lûgatlarında genel olarak,

الْبديع (el-Bedî’) :    1- Bir şeyi örneksiz yokken, numûne ve emsâli olmadan var eden, yaratan. 2- Allah’ın güzel isimlerinden biri “ بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ ” (“Allah” gökleri ve yeri yoktan yaratandır.) 3- Sözü güzelleştirmeyi “ عِلْمُ الْبَدِيعِ “ ve usüllerini bildiren bilim. 4- Görülmemiş, nâdîde. 5- Yeni, garip, eşsiz ve görülüp işitilmemiş.

 

Müfredât, Kur’ân Istılahları, Rağıb el-Isfahâni :
إبْدَاع kelimesi, bir işi herhangi bir model kullanmadan, bilinen bir yolu izlemeden yapmaktır. Buradan رُكِيَّةٌ بَدِيعٌ denmiştir ki, bu da, “yeni kazılmış çukur” demektir (İslâm devrinde kazılan kuyu).

Bu kelime Yüce Allah için kullanıldığında ise, bir şeyin herhangi bir âlet, madde, zaman, mekân kullanmadan إيجَادٌ  “var etmeyi”  ifâde eder.

بَدِيع ise, bir işi eşsiz yapan demektir. Yüce Allah’ın :   بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ  “Göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır”  sözü gibi.

Eşsiz yaratılan şeye de bu isim verilebilmektedir;   رُكِيَّةٌ بَدِيع   “eşsiz bir kuyu” sözü gibi.

Aynı şekilde بَدِيع kelimesi de her ikisi için fâil ve mef’ûl anlamında kullanılabilmektedir. (Kur’ân Istılahları, Rağıb el-Isfahâni)

Dikkat edersek, fâil ve mef’ûl olarak kullanılabilmektedir demesiyle, fâil zâten ma’lûmumuz, mef’ûl ise; (kısaca) fiilden etkilenen, te’sir alan demektir. Buna göre yaratılanlarda kullanılması câiz olur ve izâfe edilebilir. Lûgatlardaki mânâ farklılıklarını da hatırda tutarak Bediüzzaman lakâbına değinelim.

Bedî’üz-zaman; zamanın bedî’si demektir. Hangi mânâsında alırsanız alın.

“Zaman” nedir? – mahlûktur, yaratılmıştır, sonradan vâr edilmiştir.

Oysa ki, Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Ulûhiyeti (c.c.) zamandan ve mekândan münezzehtir.

Burada terkib-i izâfi (isim tamlaması) vardır. Bedî’ ismi, muzâftır, zamana izâfedir. Zaman ise yaratılmıştır, bir mahlûktur ve mukayyeddir.

Elbette bedî’, daire-i zaman içinde kabûl edilir. Mukayyed olan zaman mahlûkunun içinde ve kendi de çok kayıdlar altında olan beşerin, bedî’ ismini alıp vasıflanmasıyla, mahdutlandırıldığı kayıdların dışına çıkıp, (hâşâ, hadsiz hâşâ) ilmî, kudreti, hâkimiyeti ve hikmeti ezeli ve ebedî ve nâmütenâhi olan Zât-ı ZülCelâl ‘e karşı nasıl mukâyeseye tâbî tutulabilir?

Buradaki temel sorun; bu mukâyeseye tâbî tutanlardadır, gayr-ı münâsib bir mukâyeseye itenlerdedir.

Lâkin hem İslâm literatürleri, ıstılâhları, lûgatları ve kesretli hadisler ve bize yol gösteren âyetlere kadar delilleri zikretmeye devam ediyoruz.

Haşir sûresi – 23. Âyette, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) kendisi için zikrettiği Mü’min ismini, Nur sûresi – 30. Âyette ise imân ve ittiba etmiş erkek kulları için “Mü’min erkeklere söyle…” diyerek vasıflandırıp zikretmesi ve Tevbe sûresi – 128. Âyette, Cenab-ı Hakk (c.c.) kendisi için zikrettiği isimlerini, Resûlü içinde zikretmesi ve vasıflandırması gibi “Andolsun ki, size kendi içinizden (öyle) bir peygamber gelmiştir (ki), sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür, Mü’minlere karşı da çok şefkatli (Rauf) ve çok merhametlidir (Rahîm)” der.

Daha önce de zikrettiğimiz ve kaydettiğimiz üzere, bize yol gösterici hadisler çoktur. Hz. Peygamber’in (Aleyhissalâtu vesselâm) Mevlâ olsun, Seyyid olsun bu kelimeleri ve ünvanları beşer için de kullandığını kaydettik. Demek bu nev’deki kelimeler ve isimler, kullanıldığı yere ve niyete göre mânâ ve mertebe alırlar.

Bir başka pencere daha açalım; ilm-i Nahiv’de ism-i tafdîl konusu vardır ki, iki şeyi karşılaştırmada birinin “daha”sını nazara verir. Hasen (güzel) – Ahsen (daha güzel), Kebîr (büyük) – Ekber (daha büyük) gibi. Ancak “en” mânâsını vermek isterseniz bunun da bâzı kuralları vardır.

Buna mukâbil, Allah (c.c.) için kullanıldığı vakit, mânâsı “EN” mertebesinde olur: “Allahu ekber” (en büyüktür) gibi.

Halbuki mahlûk mertebesinde de “en” mânâsını, ism-i tafdîl bahsinde zikredilen bâzı kâidelerle kullanabilirsiniz. Yâni beşere “en cömert”, “en kuvvetli” denilebildiği gibi. Halbuki herşeyin “en” mânâsı yalnızca Allah’a (c.c.) ait olduğu halde, insanlarda da kullanılabilmesinden anlıyoruz ki, (mahlûkat için) kendi mertebeleri ve hemcinsleri ile ancak mukayese dahilindedir.

Hem “el-Kebîr” Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) isimlerinden olduğu halde ve Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) övdüğü ve hiçbirşeyle mukâyese edilemeyeceğini bildirdiği halde, her yerde ve kitaplarda ve hadislerde “kebîr” kelimesinin varlıklarda ve beşerde kullanılması ve kabûlüde buna ayrıca bir delildir.

Mâdem Bedî’üz-zaman terkibinde, ne “en” mânâsını verecek bir terkib yapılmış, ne de bedî’ mânâsı ile mahlûkattan çıkarılıp hadd aşılmış. Belki hemcinsleri ile mukâyese edilmiş ve istisnâ olan istidâtlarına ve vasıflarına binâen bu lakab verilmiş.

Aksini iddia etmek, başta Hz. Peygamber Aleyhissalâtu vesselâm olmak üzere, on dört asrın ehl-i ilmini ve ilmî literatürleri hatalı ve yanlış bulmak gibi pek acip bir konuma düşmek olur.

Bu gibi iddialar, bir kanaat mahsûlüdür. Kanaatler ise sâhibini bağlar, İslâmiyeti veya başka şahısları değil.

Kanaatlerimizde tefrit veya ifrata düşmemek için ise ölçümüz, Sünnet­i Seniyye olmalı.Lâkin Hz. Peygamberimizin (Aleyhissalâtu vesselâm) yaptıklarını yapmak en efdal olanıdır, yoksa kendi kanaatlerimize göre yol açıp mânevi risklere girmek kâr-ı akıl değil.

“İKİNCİ NÜKTE: İmâm-ı Rabbanî Ahmed-i Fârûkî (R.A.) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı merâtib ederken, tabakât-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyâları, sâir tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet müceddid-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbanî (R.A.) hak söylüyor. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makâm-ı mahbûbiyete mazhardır.” (Lem’alar, onbirinci Lem’a)

Elhâsıl, başta Peygamberimiz Aleyhissalâtu vesselâm olmak üzere, Sahâbeler, Tâbiinler ve imamlar ve müçtehidler ve müceddidler ve ehl-i ilim ve mâneviyatta ileride olan nice muhterem zâtlar, hem içlerinde vahiy zamanına bizden daha yakın olanlarıyla beraber, hem gâyet keskin nazarları ve takvalarıyla, riya ve tasannu’ dan şiddetle içtinâb eden fıtratlarıyla, günaha veya yalana veya sû-i edebe veya şirk gibi dehşetli bir çirkinliğe ve şerre karşı kat’iyyen (o fıtratlarında) kabûl etmemek olduğu halde, cümlesinin i’traz etmemesi, (onlarda değil) bizim telakkilerimizde bir yanlış olduğunu gösteriyor.

O zamanlardan bu zamanlara kadar, mânevi âlemleri temâşa eden ve himmetleri ve hizmetleri ile bu asırlara kadar nâmları gelen ve nâsihatleri ve yaşayışları ve hayatları ile çok gönülleri feth eden nice ehl-i keşf, ehl-i kalp olan bu mümtaz şahsiyetler ve muhterem zâtların sözlerindeki incelikler ve derinlikler ve tarihçe-i hayatlarındaki ahvâlleri ve eserlerindeki ifâdeleri ve sünnet-i seniyyeye olan ittibaları ve âzim takvaları netice veriyor ki, zerre kadar şüpheli olsa idi, içtinâb edeceklerdi, yılan ve akrepten kaçar gibi kaçacaklardı.

Hem bu zamanda İslâmiyete hâriçten ve dâhilden gelen bunca taarruz ve saldırılara karşı, İslâmiyete en çetin dönemlerde büyük emekler ve hizmetler vermiş, hayatlarını fedâ etmiş ve yüzbinler-milyonlar imânların kurtulmasına vesîle olmuş bu “muhterem” zâtlara karşı, (bilmeden de olsa) tarz-ı harekâtımızla, ehl-i dalâlete ve zındıkaya yardım sûretine geçmekten korkmalı.

Demek, istikâmetimiz için Sünnet-i Seniyyeye ittiba’ya mecbûruz.

“ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müdhiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukût ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

İşte o zaman müşâhede ettim ki: Sünnet-i Seniyenin mes’eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyenin o vaziyete temas eden mes’elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hıffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı… ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmâm-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşâhede tasdik ettim.” (Lem’alar, onbirinci Lem’a)

Dualarınızı esirgemeyiniz,
Ersin Miman

Bir cevap yazın